44,7680$% 0.05
52,8590€% 0.03
6.930,32%0,55
11.266,00%0,54
44.961,00%0,38
4.817,42%0,56
3345172฿%0.61996
02:00
15 Mart 2026 Pazar
Petrolün Yeni Jeopolitiği: Savaş, Hürmüz ve Türkiye’nin Kırılgan Direnci ( Prof. Dr. Ayhan Erdem Yazdı )
Saç Dökülmesi -Prof.Dr. Burhan ENGİN yazdı
Hasan BUDAK - Gazetecilik ve Medya Basın Mensubu Olmak
Amanostan Süzülen Anka Kuşu ( İbrahim ÇURKA) İslahiye İçin Yazdı.
İlişkiler Yönetilmezse, Hiçbir Başarı Sürdürülemez. ( Leyla ÖZTÜRK ) Yazdı.
Aziz Milletimiz - Metin Külünk Yazdı
Günümüzde teknoloji ve sosyal medyanın gelişmesiyle birlikte bilgiye ulaşmak ve bilgi paylaşmak her zamankinden daha kolay hale gelmiştir. Ancak bu kolaylık beraberinde önemli bir sorunu da ortaya çıkarmıştır: Her eline mikrofon alan, her sosyal medya hesabına “gazeteci” veya “medya basın mensubu” yazan kişinin gerçekten gazeteci olup olmadığı konusu artık ciddi bir tartışma haline gelmiştir.
Gazetecilik, sadece bir kamera veya mikrofon sahibi olmak değildir. Gazetecilik; sorumluluk, etik, doğruluk ve kurumsal kimlik gerektiren ciddi bir meslektir. Bir kişinin gazeteci veya medya basın mensubu olduğunu söylemesi tek başına yeterli değildir. Bu kişinin bağlı olduğu bir kurum, bir yayın organı ve bunu doğrulayan resmi belgeleri olması gerekir.
Ne yazık ki günümüzde bazı kişiler, bu boşluktan faydalanarak kendilerini gazeteci gibi tanıtmakta, kurumları ziyaret etmekte, etkinliklere katılmakta ve hatta kamu kurumlarında işlem yapmaya çalışmaktadır. Bu durum hem gerçek gazetecilerin emeğine zarar vermekte hem de toplumda yanlış bir algı oluşmasına neden olmaktadır.
Bu noktada özellikle devlet kurumlarının ve kamu görevlilerinin çok daha dikkatli olması gerekmektedir. Kurumlara gelen ve kendisini basın mensubu olarak tanıtan kişilerin kurumsal kimlikleri, yetki belgeleri ve basın kartları mutlaka sorgulanmalıdır. Her mikrofon tutan veya sosyal medya hesabı olan kişinin gazeteci olarak kabul edilmesi doğru değildir.
Ayrıca burada önemli bir hukuki konuya da dikkat çekmek gerekir. Kamu kurumlarında bulunan resmi bilgi, belge ve evrakların yetkisiz kişilerle paylaşılması ciddi bir suçtur. Bir kişinin kendisini gazeteci veya medya mensubu olarak tanıtması, kurumların resmi bilgileri paylaşması için yeterli bir gerekçe değildir. Kurum personelinin, resmi evrakları veya kurum içi bilgileri hiçbir vasıfla yetkisiz kişilerle paylaşmaması gerekmektedir. Aksi durum hem hukuki sorumluluk doğurur hem de kamu güvenini zedeler.
Gerçek gazetecilerin genellikle bağlı oldukları medya kuruluşları tarafından verilmiş kimlik kartları bulunur. Bunun yanında bazı gazeteciler Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından verilen resmi basın kartına da sahiptir. Bu tür belgeler, kişinin gerçekten medya mensubu olup olmadığını gösteren önemli göstergelerdir.
Toplum olarak da bu konuda daha bilinçli olmamız gerekmektedir. Bir kişi kendisini gazeteci veya medya basın mensubu olarak tanıttığında, onun hangi kurum adına çalıştığını sorgulamak en doğal hakkımızdır. Çünkü gazetecilik güven üzerine kurulu bir meslektir ve güvenin temelinde şeffaflık vardır.
Bugün geldiğimiz noktada gerçek gazetecilik ile sosyal medya içerik üreticiliği arasındaki farkın net bir şekilde anlaşılması gerekmektedir. Elbette herkes düşüncesini ifade edebilir, paylaşım yapabilir; ancak bu durum kişiyi gazeteci yapmaz. Gazetecilik; sorumluluğu, etik kuralları ve kurumsal yapısı olan bir meslektir.
Sonuç olarak, medya ve basın mensubu olduğunu söyleyen kişilere karşı hem vatandaşların hem de kurumların dikkatli olması gerekir. Kurumsal kimliği, yetki belgesi ve bağlı olduğu medya kuruluşu olmayan kişilerin oluşturduğu algılara itibar edilmemelidir. Aynı şekilde kamu kurumları da resmi evrak ve bilgileri paylaşırken gerekli sorgulamaları yapmalı ve yetkisiz kişilere hiçbir şekilde bilgi vermemelidir.
Unutulmamalıdır ki güçlü bir toplumun temelinde doğru bilgi vardır. Doğru bilginin temeli ise gerçek ve sorumluluk sahibi gazeteciliktir.
Saygılarımla…
Tüm İnternet Gazeteciliği ve Gazeteciler Derneği ( TİNGADER )
Genel Başkan Baş Danışmanı
Basın Sözcüsü
TİNGADER Türkiye Dergisi
Yazı İşleri Müdürü
İslahiye Göz TV
İmtiyaz Sahibi
Hasan BUDAK
Sevgili okurlar;
4 Şubat ile 6 Şubat arasında yaptığımız yayınlar, benim için sadece bir yayın süreci değildi. Psikolojim alt üst oldu. Kamera karşısında güçlü durmaya çalıştık ama bazı anlar vardı ki insan kalbi buna dayanamadı.
Bazı yayınları yarıda kesmek zorunda kaldık.
Çünkü kelimeler boğazımıza düğümlendi, göz yaşımızı tutamadık.
Ekranın diğer tarafında izleyenler belki sadece görüntü gördü; biz ise aktarılan acıları, anlatılan çaresizlikleri ve gelen haberleri dinledik. Uzakta olsanız bile bu yük insanın omzuna çöküyor. Deprem sadece binaları değil, insanın iç dünyasını da sarsıyor.
6 Şubat sabahı bu topraklar sadece sallanmadı.
İslahiye’nin sokakları, evleri, anıları ve insanlarının yarınlara dair umutları da yerle bir oldu. Saatler ilerledikçe yıkımın boyutu anlaşıldı ama asıl yıkım, enkazlar kaldırıldıktan sonra başladı.
Deprem bitti denildi.
Oysa İslahiye’de deprem hiç bitmedi.
Sorunlar enkazla birlikte kaldırılmadı
Bugün hâlâ bazı evlerde soba yanmıyor, bazı evlerde elektrik gidip geliyor, bazı evlerde ise umut çoktan sönmüş durumda. TOKİ konutları teslim edildi denildi ama teslim edilen sadece anahtarlar mıydı, yoksa eksiklerle dolu yeni bir belirsizlik mi?
Deprem sonrası süreçte herkes bir şeyler söyledi.
Yetkililer konuştu, siyasiler konuştu, ekranlarda büyük cümleler kuruldu. Ama İslahiye’de yaşayan vatandaşın derdi konuşmalarla azalmadı.
TOKİ konutlarında yaşanan sıkıntılar, elektrik kesintileri, ısınma problemleri, altyapı eksikleri… Bunlar “küçük detaylar” olarak görüldü belki ama bu detaylar insanların günlük hayatını doğrudan etkiliyor. Bir anne çocuğunu soğuk bir evde yatırıyorsa, bir yaşlı karanlıkta oturuyorsa, mesele detay değildir.
Mesele hayatın ta kendisidir.
Eleştirinin hedef alınması
İslahiye’de depremden sonra dikkat çeken bir başka sorun da, dile getirilen her eleştirinin yanlış anlaşılması ya da farklı şekillerde yorumlanması oldu.
Oysa yaşanan sorunları konuşmak, çözüm aramak ve eksikleri hatırlatmak; bir kenti ileriye taşır. Sorunları dile getirenlerin hedef haline getirilmesi, gerçek problemlerin üzerini örtmekten başka bir işe yaramaz.
Asıl sorumluluk, konuşulanlardan rahatsız olmak değil; konuşulanları ciddiyetle ele alabilmektir.
Deprem siyaseti, deprem gerçeğini gölgeledi
6 Şubat’ın yıl dönümünde ilçemize gelen siyasi ziyaretler elbette kıymetlidir. Ancak ziyaretler, fotoğraflar ve açıklamalar; yaşanan gerçeklerin önüne geçmemelidir.
İslahiye halkı artık şunu sormak istiyor:
“Bizi hatırlamak için yıl dönümlerini mi bekleyeceksiniz?”
Unutulan şey binalar değil, insanlar
En tehlikelisi de şu:
Zaman geçtikçe alışıyoruz.
Yıkılmış binalara, konteyner hayatına, eksik hizmetlere… Oysa alışmak çözüm değildir. Alışmak, sorunların normalleşmesidir. Ve bu en büyük felakettir.
İslahiye susmadı, susmayacak.
Çünkü bu şehir acıyı da gördü, dayanışmayı da.
Ve hâlâ ayakta durmaya çalışıyor.
Ama unutulmasın:
Ayakta durmak için sadece binalar değil, vicdanlar da sağlam olmalı.
Saygılarımla.
TİNGADER ( Tüm İnternet Gazeteciliği ve Gazeteciler Derneği )
Genel Bşk. Bş. Danışmanı
Basın Sözcüsü – İslahiye İlçe Temsilcisi
TİNGADER TÜRKİYE DERGİSİ
Yazı İşleri Müdürü
Hasan BUDAK
Sevgili okurlar;
Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nin İslahiye’de hayata geçirdiği halk otobüsü uygulaması, kuşkusuz önemli ve değerli bir hizmet. Toplu taşımanın düzenlenmesi, kartlı sisteme geçilmesi ve ilk günlerde ücretsiz ulaşım sağlanması takdiri hak ediyor.
Ancak her yeni hizmette olduğu gibi, insanın aklına birkaç “ama” düşmüyor değil.
İslahiye’nin sokaklarını bilen bilir…
Bazı yollarımız asfalt değil, adeta sürpriz yumurtası. Nerede çukur çıkacağı belli değil. Bu çukurlar sadece konforu değil, araçların sağlığını da ciddi şekilde tehdit ediyor.
Bugün birçok vatandaş, bu yollarda:
Peki soralım:
Bu maddi hasarların faturası kime kesiliyor?
Vatandaş cebinden mi karşılayacak?
Yoksa “yolun kaderi bu” deyip geçecek miyiz?
Bir lastik, bir jant, bir amortisör derken ortaya çıkan masraf asgari ücretle geçinen bir aile için ciddi bir yük. Bunun maddi boyutu bir yana, bir de manevi boyutu var. İnsan her çukura girdiğinde “acaba şimdi ne koptu?” diye düşünür hale geliyor.
Gelelim yeni hizmete alınan turuncu otobüslere…
Gerçekten modern, gerçekten dikkat çekici.
Ama insan sormadan edemiyor:
Bu otobüslerin bu yollar üzerindeki ömrü kaç yıl olarak hesaplandı?
Turuncu otobüsler İslahiye yollarından memnun mu, yoksa her tümsekte içlerinden “beni neden buraya gönderdiniz?” mi diyorlar?
Zira özel aracın zor dayandığı bu yollarda, gün boyu sefer yapan otobüslerin ne kadar sürede yıpranacağını hep birlikte göreceğiz. Umarız “yeni aldık ama erken eskidi” cümlesini duymak zorunda kalmayız.
Bir diğer konu ise kredi kartı ile ödeme meselesi…
Vatandaş otobüse biniyor, kartını okutuyor, bir de bakıyor ki 5 TL komisyon.
Burada durup sormak gerekiyor:
Bu komisyon gerçekten kaçınılmaz mıydı?
Bir belediye olarak bankalarla görüşülüp bu bedel ortadan kaldırılamaz mıydı?
Zaten ulaşım ücreti ödeyen vatandaşın, bir de “kart kullandın diye” ekstra bedel ödemesi, ister istemez soru işareti oluşturuyor.
Özetle…
Halk otobüsü uygulaması doğru bir adım,
Ancak bu adımın daha sağlam basabilmesi için:
gibi konuların da aynı ciddiyetle ele alınması gerekiyor.
Bizim derdimiz eleştirmek değil;
daha iyi, daha sorunsuz bir İslahiye görmek.
Turuncu otobüsler güzel…
Ama yollar da en az onlar kadar “yenilenmiş” olursa, işte o zaman bu hizmet tam anlamıyla yerine oturur.
Saygılarımla.
TİNGADER ( Tüm İnternet Gazeteciliği ve Gazeteciler Derneği )
Genel Bşk. Bş. Danışmanı
Basın Sözcüsü – İslahiye İlçe Temsilcisi
TİNGADER TÜRKİYE DERGİSİ
Yazı İşleri Müdürü
Hasan BUDAK
Sevgili okurlar;
Gazetecilik; halkın gözü, kulağı ve sesi olma sanatıdır. Ama ne yazık ki bu sanat, son yıllarda hem ülke genelinde hem de ilçemiz İslahiye’de yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladı.
Artık vatandaş kimin haberine inanacağını, kimin doğruyu söylediğini, kimin ise birilerinin sesi olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor.
Ben ilçede hemen her hafta ziyaretlerde bulunuyorum. Kahvede, çarşıda, esnaf arasında oturup sohbet ettiğimde insanların ağzından şu cümleyi sıkça duyuyorum:
“Gazeteciler taraf tutuyor, kime güveneceğimizi bilemiyoruz.”
İşte tam da bu noktada durup düşünmek gerekiyor.
Gazetecilik, bir tarafın değil hakikatin tarafında olmalıdır. Eğer bir haberci, bir köşe yazarı ya da bir medya kuruluşu; haberi objektif değil de kişisel yakınlıklara göre yazıyorsa, o zaman halkın güvenini kaybetmeye mahkûmdur.
Unutmayalım, güveni bir kez yitiren bir gazeteci, kalemini istediği kadar sivriltsin, artık sesi cılız çıkar.
Bazı meslektaşlarımız, kalemini toplumun değil, çevresinin çıkarı için kullanıyor gibi bir izlenim veriyor.
Belki farkında değiller ama bu yaklaşım, sadece kendi itibarlarını değil, tüm yerel basının güvenilirliğini zedeliyor.
Oysa İslahiye’de basın, insanların sesi olmalı — bir grubun değil, herkesin sesi.
Elbette eleştirmek suç değil, tam tersine gazeteciliğin en önemli görevi.
Ama eleştirinin hakkaniyetli, ölçülü ve veriye dayalı olması gerekir.
Bir haberde duygular değil, gerçekler konuşmalı. Çünkü gerçeklerin olmadığı yerde gazetecilik değil, propaganda başlar.
İslahiye küçük bir ilçe olabilir ama burada yapılan her haberin yankısı büyük olur.
Bir kelimeyle insanı yüceltebilir, bir cümleyle yılların emeğini gölgeleyebilirsin.
İşte bu yüzden, kalem tutan her elin sorumluluğu da ağırdır.
Bugün yerel basının yeniden güven kazanması gerekiyor.
Bunun yolu da çok basit: Tarafsız olmak, kimseye yanaşmadan, kimseden uzaklaşmadan doğruları yazmak.
Çünkü gazetecilikte en büyük güç ne köşenin uzunluğu, ne de takipçi sayısıdır; en büyük güç güvendir.
Gelin hep birlikte bu mesleğe yeniden itibar kazandıralım.
Çünkü biz doğru olursak, halk bize yeniden inanır.
Ve o zaman İslahiye’de gazetecilik sadece bir iş değil, yeniden bir güven mesleği olur.
Hataları siz bulunuz.
Saygılarımlar…
Dua ve sevgi ile kalın…
Sevgili okurlar;
Biz bu şehirde gözlerimizi açtık. Dar sokaklarında çocuk olduk, geniş ovalarında hayaller kurduk. Yokuşlarında ter döktük, yağmurunda ıslandık, güneşinde piştik. Ama hiçbir adımımızı korkuyla atmadık. Çünkü bu şehir bize öğretti: Korku, insanı küçültür; cesaret ise büyütür.
Biz korkarak değil, inanarak yürüdük. Ne işimizi korkuyla yaptık, ne duygularımızı gizledik. Hayata hep aşkla tutunduk. Sabahın ilk ışığında simit tezgâhında duran çocuğun emeğinde, tarlada sabahın serinliğinde toprağa su veren çiftçinin azminde, kepenk açan esnafın duasında gördük cesareti. Bu şehir bize şunu söyledi: “Korkma, ekmeğini alın terinle kazan; o ekmek sana güç olur.”
Hiçbir siyasi gücün gölgesine sığınmadık. Gelip geçici menfaatler için kimseye yakın görünmedik. Bizim dostluğumuz sahici oldu; dosta dost olduk, düşmana bile insanca yakınlık gösterdik. Ekmek uğruna kimseye sırt çevirmedik, kimsenin arkasından iş çevirmedik. Soframızda ekmek bölüşürken de, yol yürürken de yüzümüz hep aynıydı.
Yolumuza yol olanlara biz de yol olmaya çalıştık. El uzatana elimizi uzattık, taş atana sabrımızla karşılık verdik. Çünkü biliyorduk ki gerçek güç, insanın makamında değil, yüreğinin temizliğinde saklıdır.
Bugün bize sırt dönenler var, biliyoruz. Ama vakti geldiğinde o sırtlar tekrar bize dönecek, aynı yolda aynı gölgede buluşacağız. Çünkü hakikat, eninde sonunda kendini gösterir. Biz kimseye kırgın değiliz; yarın kapımızı çalacak olanlara da aynı kalple bakacağız.
Biz kimseye bağımlı olmadık. Gücümüzü başkasının gölgesinde değil, kendi alın terimizde, kendi yüreğimizde aradık. Bugün attığımız her adımda, gece gündüz alın teriyle kazanan ustanın, öğrencisini yetiştiren öğretmenin, hasta başında nöbet tutan hemşirenin cesaretini taşıyoruz. Çünkü biz hep şunu bildik: “Hayat korkana değil, cesur olana yol verir.”
Şimdi geriye dönüp baktığımızda en büyük kazancımızın cesaretimiz olduğunu görüyoruz. Çünkü korkmadan yürüyenlerin yolu her zaman daha aydınlıktır.
Bu şehir bize korkak olmayı öğretmedi. Aksine, yüreğimizi dinlemeyi, dik durmayı ve doğru bildiğimiz yolda yürümeyi öğretti. Ve biz inanıyoruz ki:
Yüreğini ortaya koyanlar asla kaybetmez.
Biz korkmadık, bundan sonra da korkmayacağız.
Korkusuz yaşadık, korkusuz yarınlar kuracağız.
TELİF HAKKI!