DOLAR

48,5936$%0,15

EURO

56,4062%-0,13

GRAM ALTIN

6.828,03%1,36

ÇEYREK ALTIN

11.132,00%1,13

TAM ALTIN

44.372,00%1,13

ONS

4.362,60%1,04

BİTCOİN

3783013฿%0.97462

Sabah Vakti a 02:00
Gaziantep AÇIK 29°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Metin Külünk

Metin Külünk

03 Eylül 2026 Perşembe

Metin Külünk: “Terörsüz Türkiye, Güvenlik Projesinden Daha Büyük Bir Meseledir”

Metin Külünk: “Terörsüz Türkiye, Güvenlik Projesinden Daha Büyük Bir Meseledir”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Terörsüz Türkiye’de İkinci Aşama: Silah Tasfiye Edilirken Kavramsal Alan çok önemlidir? Demokratik konfederalizm, komünal yapı ve silahsızlanma sonrasında ortaya çıkabilecek yeni siyasal örgütlenme modeline ilişkin stratejik bir uyarı. Mesele Silahın Ötesini Görebilmektir Terörsüz Türkiye sürecinin başladığı andan itibaren üzerinde dikkatle düşünmemiz gereken mesele yalnızca PKK’nın silah bırakması değildir. Silahların tasfiyesi Türkiye açısından tarihî bir kazanım olacaktır.

Ancak en az bunun kadar önemli olan, silahın boşalttığı siyasi, toplumsal ve kavramsal alanın kim tarafından, hangi düşünce sistemiyle ve hangi örgütlenme modeliyle doldurulacağıdır. Bizim dikkat çekmek istediğimiz nokta tam olarak burasıdır. Bu sürece karşı çıkmak için değil, sürecin kalıcı başarıya ulaşmasına katkı sağlamak için soruyoruz: Silah tasfiye edilirken onun yerine hangi siyasal model inşa edilmek isteniyor?

Silahlı Dil Giderken Yeni Bir Siyaset Dili Geliyor İmralı’nın son dönemde kullandığı dili yalnızca bir “silah bırakma çağrısı” olarak okumak eksik olacaktır. Örgüt silahtan uzaklaştırılırken, silahlı mücadele dilinin yerine yeni bir siyaset ve toplum dili kurulmaya çalışıldığını da görmek zorundayız. “Demokratik toplum”, “komünal yapı”, “yerel demokrasi”, “öz yönetim” ve özellikle “demokratik konfederalizm” kavramlarının bundan sonraki süreçte daha fazla karşımıza çıkması tesadüf olmayacaktır. Çünkü silahlı mücadeleden vazgeçmek ile o mücadeleyi ortaya çıkaran ideolojik ve örgütsel tasavvurdan bütünüyle vazgeçmek aynı şey değildir.

Silahın Tasfiyesi İdeolojinin Tasfiyesi Anlamına Gelmeyebilir 5o yılı aşan bir örgütsel yapının yalnızca silahlardan ibaret olduğunu düşünmek büyük hata olur. Silah ortadan kaldırılabilir. Fakat kavramlar kalabilir. Örgütsel ilişkiler kalabilir. Toplumsal ağlar kalabilir. Siyasi hedefler farklı isimlerle yeniden tanımlanabilir. Dolayısıyla Terörsüz Türkiye’nin başarısı yalnızca kaç silahın bırakıldığıyla değil, silahlı dönemde oluşturulan örgütsel vesayetin gerçekten sona erip ermediğiyle de ölçülmelidir.

Murray Bookchin’den İmralı’ya Uzanan Düşünsel Hat İyi Okunmalıdır Burada Murray Bookchin’in düşünceleri ile İmralı’nın geliştirdiği demokratik konfederalizm modeli arasındaki ilişki önem kazanmaktadır. Bookchin’in komünalizm, yerel meclisler, adem-i merkeziyetçilik ve aşağıdan yukarıya konfederal örgütlenme düşüncesinin Öcalan’ın sonraki dönem siyasal yaklaşımı üzerinde belirgin etkileri bulunmaktadır.

Bu nedenle İmralı’nın kullandığı kavramları yalnızca günlük siyasetin kelimeleri olarak değerlendirmek yerine, arkalarındaki felsefi ve kurumsal modeli okuyarak değerlendirmek zorundayız. Çünkü kavramların gerçek anlamı sözlükte değil, sonunda oluşturmak istedikleri siyasi mimaride ortaya çıkar.

Demokratik Konfederalizm Tam Olarak Neyi Öneriyor? Demokratik konfederalizmi yalnızca yerel yönetimlerin güçlendirilmesini isteyen sıradan bir idari model olarak görmek eksik olur. Bu anlayışta toplumsal örgütlenmenin aşağıdan yukarıya doğru kurulması esastır. Mahalle vardır. Komün vardır. Yerel meclis vardır. Bunların birbirleriyle bağlantısı vardır. Ve nihayetinde birbirine bağlanan bu yapıların oluşturduğu daha geniş konfederal ağlar vardır. Dolayısıyla mesele yalnızca belediyelerin daha fazla yetkiye sahip olması değildir. Mesele, toplumun siyasi karar üretme mekanizmasının nasıl örgütleneceğidir.

Kritik Soru: Egemenlik ve Karar Üretme Yetkisi Nerede Toplanacak? Demokratik konfederalizm tartışmasının dikkatle izlenmesi gereken noktası burasıdır. Devleti doğrudan ortadan kaldırmak yerine devletin yanında birbirine bağlı alternatif toplumsal ve siyasi karar mekanizmalarının oluşturulması düşüncesi söz konusudur. Bu nedenle meseleye yalnızca “ayrılıkçılık var mı, yok mu?” penceresinden bakmak yeterli olmayacaktır. Daha önemli soru şudur: Devletin yanında hangi yapılar oluşturulacak ve zaman içerisinde siyasi karar üretme yetkisi nerede toplanacaktır? Devlet aklının ve siyasetin dikkat etmesi gereken yer tam olarak burasıdır.

Komün Kavramını Küçümsememek Gerekir Komünal yapı demokratik konfederalizmin temel hücrelerinden biridir. Mahalle, köy veya yerel topluluk düzeyinde başlayan örgütlenmenin üst meclislerle bağlantı kurarak daha geniş bir yapıya dönüşmesi öngörülmektedir. Dolayısıyla “komün” kavramına yalnızca insanların mahalle meselelerini konuştuğu basit bir katılım mekanizması olarak bakamayız. Asıl sorulması gereken şudur: Bu yapı kime bağlanacak, hangi kararları alacak, hangi siyasi organizasyonun parçası olacak ve demokratik devlet düzeniyle ilişkisi nasıl kurulacaktır?

Terörsüz Türkiye’nin En Hassas Eşiği Burada Başlıyor PKK’nın silahlarının tasfiye edilmesi Türkiye açısından büyük bir stratejik kazanımdır. Fakat silahların bırakılmasının hemen ardından çok daha hassas bir meseleyle karşı karşıya kalabiliriz: Silahlı örgütsel kapasitenin siyasi ve toplumsal örgütlenme kapasitesine dönüştürülmesi. Bizim uyarımız tam olarak bu ihtimale yöneliktir. Silah ortadan kalkarken silahlı dönemde oluşturulmuş hiyerarşik yapıların komün, meclis, dernek, sivil toplum veya başka isimler altında toplum üzerinde yeni bir vesayet üretmesine izin verilmemelidir.

Silah Bırakılacaksa Örgütsel Vesayet de Bitmelidir Terörsüz Türkiye’nin temel ilkesi son derece açık olmalıdır: Silah bırakılacaksa gerçekten bırakılmalıdır. Örgüt feshedilecekse örgütsel vesayet de sona ermelidir. Siyaset yapılacaksa Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni içerisinde, vatandaşlık temelinde ve herkes için geçerli demokratik hukuk kurallarıyla yapılmalıdır.

Çünkü silahın yerini başka bir örgütsel baskı mekanizmasının alması gerçek anlamda normalleşme değildir. Gerçek normalleşme, vatandaşın iradesi ile örgütsel vesayet arasındaki bütün bağların ortadan kalkmasıdır.
Kavramsal İnisiyatif Tek Bir Merkeze Bırakılmamalıdır Terörsüz Türkiye sürecinde güvenlik alanının kontrolü kadar kavramsal alanın kontrolü de önemlidir. Silahların tasfiyesinden sonra yeni dönemin kavramlarını yalnızca İmralı üretirse, bir süre sonra tartışmanın sınırlarını da bu kavramlar belirlemeye başlayabilir. Türkiye kendi kavramlarını üretmek zorundadır.

Kendi demokratik perspektifini ortaya koymak zorundadır. Kendi toplumsal bütünleşme modelini geliştirmek zorundadır. Çünkü kavramları başkası kurarsa, bir süre sonra tartışmayı da onun kurduğu zeminde yapmak zorunda kalırsınız.

Kavramlardan Korkmayalım, Arkasındaki Mimarinin Farkında Olalım “Demokratik toplum”, “demokratik konfederalizm”, “komün”, “demokratik özerklik”, “yerel demokrasi” veya “öz yönetim” gibi kavramların her biri tek başına demokratik çağrışımlar taşıyabilir. Devletin görevi bu kavramlardan korkmak değildir. Fakat devletin görevi kavramların arkasındaki siyasi mimariyi anlamaktır. Çünkü belirleyici olan kavramın nasıl adlandırıldığı değil, hangi yetkiyi kime verdiği, hangi kurumu oluşturduğu ve nihayetinde nasıl bir siyasi düzen meydana getirdiğidir.
Kürt Vatandaşlarımız Tek Bir Siyasi Temsil İddiasına Teslim Edilemez Burada yapılabilecek en büyük stratejik hatalardan biri, Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızı tek bir örgütün, tek bir partinin veya tek bir ideolojik yaklaşımın doğal toplumsal tabanı olarak kabul etmek olacaktır. Doğu ve Güneydoğu’da birbirinden çok farklı siyasi görüşlere, inançlara, toplumsal yapılara, aşiret ilişkilerine ve Türkiye tasavvurlarına sahip milyonlarca insan yaşamaktadır. Bu insanların tamamını tek bir siyasi merkezin temsil ettiği varsayımı, bölgenin gerçek sosyolojisini görmemek anlamına gelir.

Örgüte İtiraz Eden Kürt Sosyolojisi Görünür Olmalıdır PKK’nın ideolojik çizgisinden, örgütsel yapılanmasından veya İmralı’nın ortaya koyduğu siyasal modelden rahatsız olan Kürt vatandaşlarımızın varlığı özellikle dikkate alınmalıdır. Silahın ortadan kalkmasının en büyük demokratik kazanımlarından biri tam da burada ortaya çıkmalıdır:
Örgütün gölgesinde kalmış farklı Kürt seslerinin özgürleşmesi. Muhafazakârı, demokratı, milliyetçisi, dindarı, seküleri, aşiretleri, kanaat önderleri, iş insanları, gençleri ve kadınlarıyla bölgenin gerçek çoğulculuğu ortaya çıkmalıdır. Terörsüz Türkiye, bir örgütün temsil alanını büyütmemeli; vatandaşın özgür iradesinin alanını büyütmelidir. Bölgenin Çok Katmanlı Tarihî Hafızası Korunmalıdır Doğu ve Güneydoğu Anadolu yalnızca tek bir etnik veya siyasi kimlik üzerinden okunabilecek bir coğrafya değildir.

Türklerin, Kürtlerin, Arapların ve farklı toplumsal yapıların yüzyıllardır iç içe yaşadığı çok katmanlı bir tarihsel coğrafyadan söz ediyoruz. Dolayısıyla yeni dönemde hiçbir aşiret, aile veya topluluk tek bir ideolojik kimliğin içerisine sıkıştırılmamalıdır. Türkiye’nin gücü farklılıkları ortadan kaldırmakta değil, onları ortak vatandaşlık çatısı altında birlikte yaşatabilmektedir.

Türk Kökenli Aşiret ve Toplulukların Tarihsel Hafızası da Unutulmamalıdır Bölgenin uzun tarihsel etkileşimi içerisinde Kürt kültürüyle yoğun biçimde iç içe geçmiş, farklı aidiyet anlatılarına sahip aşiret ve toplulukların bulunduğu da dikkate alınmalıdır. Bu toplulukların tarihsel hafızalarının tek bir etnik veya ideolojik anlatı içerisinde eritilmemesi önemlidir. Devlet burada kimlik dayatan değil, her vatandaşının tarihsel ve kültürel aidiyetini özgür biçimde yaşamasını güvence altına alan konumda bulunmalıdır.

Türkiye’nin Cevabı Yasaklamak Değil, Daha Güçlü Bir Model Kurmak Olmalıdır Türkiye’nin demokratik konfederalizm tartışmasına vereceği cevap daha fazla yasakçılık veya toplumsal alanı daraltmak olmamalıdır. Tam tersine Türkiye kendi demokratik devlet geleneğinden hareketle daha güçlü bir toplumsal model ortaya koymalıdır: Güçlü devlet + güçlü yerel yönetim + güçlü aile + güçlü sivil toplum + güçlü birey + güçlü ortak vatandaşlık. Bu formül birbirinin alternatifi değildir. Birbirini tamamlayan unsurlardır.

Yerel Demokrasi Güçlensin, Paralel Egemenlik Oluşmasın Yerel yönetimler güçlenebilir. Vatandaş yönetime daha fazla katılabilir. Kültürel farklılıklar özgürce yaşayabilir. Sivil toplum gelişebilir. Bölgesel ekonomik kalkınma hızlandırılabilir. Bunların tamamı Türkiye’yi güçlendirebilir. Fakat yerel demokrasinin güçlendirilmesi ile devletin yanında alternatif bir siyasi egemenlik alanı oluşturulması arasındaki sınır açık tutulmalıdır. Birincisi demokrasiyi güçlendirir. İkincisi uzun vadede başka bir siyasi mimarinin kapısını açabilir.
Terörsüz Türkiye Güvenlik Projesinden Daha Büyük Bir Meseledir Yeni dönemi yalnızca güvenlik politikalarıyla yönetmek mümkün değildir. Sosyoloji gerekir. Ekonomi gerekir. Eğitim gerekir. Kültür politikası gerekir. Yerel kalkınma gerekir. Hukuk gerekir. İletişim gerekir. Ve hepsinin üzerinde Türkiye’nin nasıl bir ortak gelecek tasavvur ettiğini anlatabilecek güçlü bir devlet perspektifinin adıdır.

Devlet Bugünü Değil Önümüzdeki 100 Yılı Hesaplamaktadır Bugün atılacak adımların sonuçlarını yalnızca birkaç yıllık siyasi takvim içerisinde değerlendirmek büyük hata olur. Türkiye bu sürece 5 veya 10 yıllık değil, gerektiğinde 100 yıllık bir devlet perspektifiyle bakılmaktadır Çünkü bugün silahların tasfiyesinden sonra oluşturulacak siyasi, hukuki ve toplumsal düzen gelecek nesillerin Türkiye’sini etkileyecektir. Bugünün problemi terördür. Fakat devlet aklı, terör ortadan kalktıktan sonra ortaya çıkacak Türkiye’yi de bugünden düşünmektedir.

Bizim Uyarımız Sürece Karşı Değil, Sürecin Başarısı İçindir Bütün bunları neden hatırlatıyoruz? Terörsüz Türkiye sürecine karşı çıkmak için değil. Tam tersine bu tarihî fırsatın kalıcı bir devlet ve toplum başarısına dönüşmesine katkı sağlamak için. Silahların ortadan kalkmasını desteklerken, silahların ardından ortaya çıkacak siyasi ve toplumsal alanın da doğru yönetilmesini istiyoruz. Çünkü gerçek devlet aklı yalnızca bugünkü problemi çözmez; bugün attığı adımın 20, 30 ve 50 yıl sonra ne üreteceğini de hesaplar. Silahların Tasfiyesi Sürecin Sonu Değil, İkinci Aşamanın Başlangıcıdır Terörsüz Türkiye yalnızca silahların sustuğu bir Türkiye olmamalıdır. Silahın, korkunun ve örgütsel vesayetin ortadan kalktığı; Türk’üyle, Kürt’üyle bütün vatandaşlarımızın siyasi tercihlerini özgürce yapabildiği bir Türkiye olmalıdır. İmralı’nın demokratik konfederalizm üzerinden nasıl bir siyasi ve toplumsal gelecek tasavvur ettiğini anlamak bu nedenle önemlidir. Fakat bir modeli anlamak, onu kabul etmek anlamına gelmez. Devlet aklının görevi karşısındaki düşünceyi bütün felsefi ve kavramsal temelleriyle okuyabilmek ve bunun karşısına daha güçlü, daha kapsayıcı ve bütün vatandaşlarını ortak gelecekte buluşturabilecek bir Türkiye modeli koyabilmektir.

Dikkat Etmemiz Gereken Yer Tam Olarak Burasıdır İnanıyoruz ki Türk devlet aklı ve siyaset kurumu bu kavramsal temellendirmenin farkındadır ve sürecin hâkimiyetini PKK’nın silahtan arındırılmış yeni siyaset diline teslim etmeyecektir. Bizim yaptığımız, bu tarihî süreç ilerlerken gözden kaçmaması gereken noktaların altını çizmektir. Çünkü yarının mücadelesi yalnızca silah üzerinden yürümeyecektir. Kavramlar üzerinden yürütülecektir. Aidiyetler üzerinden yürütülecektir. Temsil üzerinden yürütülecektir. Yerel örgütlenme modelleri üzerinden yürütülecektir. Ve nihayetinde toplumun nasıl örgütleneceği üzerinden yürütülecektir. Terörsüz Türkiye’nin Stratejik Kırmızı Çizgisi O nedenle yol haritası son derece açık olmalıdır: Silah tasfiye edilirken örgütsel vesayet de tasfiye edilmelidir. Kürt vatandaşlarımız tek bir siyasi temsil iddiasına teslim edilmemelidir. Bölgenin bütün tarihsel, kültürel ve sosyolojik zenginliği korunmalıdır. Yerel demokrasi güçlendirilirken paralel egemenlik alanlarının oluşmasına izin verilmemelidir.

Ve Türkiye’nin geleceği başka bir ideolojik merkezin kavramlarıyla değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi demokratik devlet aklıyla inşa edilmelidir. Bizim uyarımız ve sürece pozitif katkı arayışımız tam olarak burada duruyor: Silahı tasfiye edelim. Terörü Türkiye’nin gündeminden çıkaralım. Kürt vatandaşlarımızın üzerindeki örgütsel vesayeti ortadan kaldıralım. Ortak vatandaşlığı güçlendirelim. Fakat silah ortadan kalkarken onun boşalttığı alanı hangi kavramların, hangi yapıların ve hangi uzun vadeli siyasi modelin doldurmaya çalıştığını da bir an olsun gözden kaçırmayalım. Çünkü devlet aklı yalnızca silahın nasıl susturulacağını değil, silah sustuktan sonra ortaya çıkacak Türkiye’nin nasıl şekilleneceğini de düşünmektedir.

Metin Külünk
Siyasetçi

Devamını Oku

Metin Külünk Yazıdı – ÇOCUKLARIMIZ HEDEFTE, NESİLLERİMİZ TEHLİKEDE SUSMAYIN, SEYİRCİ KALMAYIN!

Metin Külünk Yazıdı – ÇOCUKLARIMIZ HEDEFTE, NESİLLERİMİZ TEHLİKEDE SUSMAYIN, SEYİRCİ KALMAYIN!
0

BEĞENDİM

ABONE OL
NESİLLERİMİZ BÜYÜK TEHLİKE ALTINDA!
Artık sadece konuşmanın, seyretmenin ve endişelenmenin zamanı değil!
Çocuklarımızın zihinsel, ahlaki ve manevi gelişimini etkileyen içerikler; sosyal medya, dijital platformlar, oyunlar ve çeşitli iletişim kanalları aracılığıyla çok küçük yaşlardan itibaren karşılarına çıkıyor.

Peki biz ne yapıyoruz?
Anne-babalar olarak neyi bekliyoruz?
Siyaset neyi bekliyor?
Kamu yönetimi neyi bekliyor?
İlgili kurumlar neyi bekliyor?
Sivil toplum kuruluşları neyi bekliyor?

Çocuklarımızın geleceğini ilgilendiren meselelerde tehlike kapıya dayandıktan sonra harekete geçmenin ne anlamı var?
İnsanın yaratılışına, aile kurumuna ve toplumun temel değerlerine zarar verebilecek her türlü içerik ve yönlendirmeye karşı çocuklarımızı savunmasız bırakamayız.
Bu mesele siyaset üstü bir meseledir.
Bu mesele sağ-sol meselesi değildir.
Bu mesele iktidar-muhalefet meselesi değildir.
Bu mesele, NESİLLERİMİZİN GELECEĞİ meselesidir!

Devletin ilgili kurumları, eğitim camiası, aileler, uzmanlar, medya kuruluşları ve sivil toplum artık çok daha güçlü bir sorumluluk almak zorundadır.

Dijital dünyada çocuklarımızın karşısına ne çıkıyor?
Kimler, hangi içeriklerle çocuklarımıza ulaşıyor?
Aileler bu tehditlere karşı yeterince bilgilendiriliyor mu?
Çocuklarımızı koruyacak sosyal, hukuki ve eğitsel tedbirler yeterli mi?
Bu soruları sormak ve cevaplarını istemek hepimizin hakkıdır!
Anne-babalar da sorumluluğu yalnızca devletten beklememelidir.

Çocuğumuz ne izliyor?
Kimi takip ediyor?
Hangi oyunları oynuyor?
Kimlerle iletişim kuruyor?
Karşılaştığı içerikleri bizimle konuşabiliyor mu?
Bunları bilmek zorundayız.
Şeytanın ve kötülüğe hizmet eden anlayışların insanı değerlerinden, ailesinden ve yaratılışından uzaklaştırmasına karşı uyanık olmak zorundayız.
Bugün görmezden geldiğimiz bir sorun, yarın telafisi çok daha zor bir toplumsal yaraya dönüşebilir.
ANADOLU TOPRAKLARINDA KAYBOLUR GIDERIZ.

BURADAN AÇIK ÇAĞRIDA BULUNUYORUZ:
  • 📢 Siyaset kurumu harekete geçsin.
  • 📢 Kamu kurumları sorumluluk alsın.
  • 📢 Eğitimciler ve uzmanlar seslerini yükseltsin.
  • 📢 Sivil toplum kuruluşları ortak mücadele başlatsın.
  • 📢 Medya sorumluluğunu yerine getirsin.
  • 📢 Ve en önemlisi, ANNE-BABALAR çocuklarını dijital dünyanın insafına bırakmasın!
Daha neyi bekliyoruz?
  • Mesele çocuklarımızsa susamayız.
  • Mesele ailemizse seyirci kalamayız.
  • Mesele gelecek nesillerimizse “Bana ne!” diyemeyiz.
ÇOCUKLARIMIZ BİZE EMANETTİR!
Ailemize sahip çıkalım.
Değerlerimize sahip çıkalım.
Çocuklarımıza sahip çıkalım.
NESİLLERİMİZE VE GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKALIM!
Devamını Oku

NATO ZİRVESİ

NATO ZİRVESİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İLK SÖZ: Bugünden itibaren, İsrail’i kuran petrodolar aklının “Büyük İsrail Projesi”ni savunan ve bu uğurda bölgeyi sürekli kaosa sürüklemekten çekinmeyen güçler açısından yeni bir dönem başlamaktadır.

Türkiye’yi bu coğrafyada tasfiye etmek isteyen merkezler, Ankara merkezli yeni güç denkleminde ciddi bir gerileme sürecine girmiştir.

Artık Türkiye, bu oyunda yalnızca izleyen değil, oyunu değiştiren merkez güçtür.

KALDIRAÇ GÜÇTÜR, DURDUĞU YER DÜNYAYI BELİRLEME GÜCÜNDEDİR

Bu nedenle Netanyahu yönetimi ve İsrail’deki mevcut güvenlik aklı büyük bir baskı altındadır.

İsrail iç siyasetinde önümüzdeki dönemde yaşanabilecek değişimler, yalnızca Tel Aviv’in iç dengelerini değil, bölgesel güç mimarisini de etkileyecektir.

Türkiye’nin kuzeyden güneye uzanan etki kapasitesine doğrudan karşı çıkmayacak yeni unsurların İsrail siyasetinde öne çıkıp çıkmayacağını zaman gösterecektir.

Ankara’daki temaslar henüz tamamlanmadan Hürmüz hattında yeni bir savaş iklimi oluşturmak isteyen güçlerin sahneye çıkması, tablonun ne kadar tehlikeli olduğunu göstermektedir.

Dünyanın farklı bölgelerinde yeni krizler üretmek isteyen aktörler, eski düzeni ayakta tutmak için savaş baltalarını yeniden çıkarmaktadır.

İsrail ve Yunanistan’ın rahatsızlığı da buradan kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin savunma sanayii alanında ulaştığı seviye ve bundan sonra ulaşacağı kapasite, bu ülkelerin bölgesel hareket alanını daraltmaktadır. F-35 süreciyle birlikte bu endişenin daha da artması şaşırtıcı değildir.

ÇOK DİKKAT ETMELİYİZ, PKK’NIN VE SİYASİ KANADININ İÇİNDEKİ ÇIKIŞLARA DİKKAT

Fotoğraf giderek netleşmektedir. Büyük İsrail Projesi’nden bekledikleri sonucu alamayacaklarını görenler, bundan tamamen vazgeçmeyecek; aksine Türkiye içinde siyasi, sosyal, ekonomik ve psikolojik baskı alanları oluşturmaya çalışacaktır. Petrodolar gücüyle medya, finans, siyaset ve toplumsal fay hatları üzerinden yeni hamleler denenebilir. Bu nedenle dikkatli olmak zorundayız.

Avrupa açısından da yeni bir kırılma dönemine girilmektedir. Ukrayna savaşının seyri, enerji krizi, ekonomik daralma ve halkların refah beklentilerindeki bozulma, Avrupa’da ciddi toplumsal hareketleri beraberinde getirebilir.

Avrupa halkları, ülkelerini petrodolar düzenine teslim eden ve refahın sonsuza kadar süreceği yanılgısıyla hareket eden siyaset anlayışını sorgulamak zorunda kalacaktır.

Dünya tarihinde dengeler bazen çok kısa sürede değişir. Bugün de böyle bir eşikteyiz.

Elbette dikkatli olmalıyız; ancak paniğe kapılmamalıyız. Türkiye artık merkez güç olma yolunda ilerlemektedir.

Fakat bu gücün kalıcı olabilmesi için içeride yeni bir dile, yeni bir üsluba, yeni bir iletişim anlayışına ve toplumsal bütünlüğü güçlendirecek yeni bir sosyolojik paradigmaya ihtiyaç vardır.

Aksi hâlde, çöken Birinci Dünya Savaşı sonrası düzeni ayakta tutmaya çalışan güçler, Türkiye’yi de içeriden zayıflatmak için her türlü yöntemi deneyecektir. Bu yüzden asıl mesele yalnızca dış politikada güçlü olmak değil, içeride de toplumsal dayanıklılığı büyütmektir.

Dikkatli olalım; çünkü yeni dönem başlamıştır.

Metin Külünk
Siyasetçi

Devamını Oku

Aziz Milletimiz – Metin Külünk Yazdı

Aziz Milletimiz – Metin Külünk Yazdı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dünyadaki gelişmeler, tarihin artık yeni bir safhaya evrildiğini açıkça göstermektedir. Yapay zekâ ve dijital devrim; bu devrimin yönetilme aklı ve sürecinin ortaya çıkardığı tehditler ve fırsatlar, küresel sistemde yaşanan kırılmalar, güç dengelerindeki değişimler ve jeopolitik fay hatları artık gizlenemeyecek ölçüde görünür hâle gelmiştir.

ABD’nin Avrupa’nın hamisi olma rolünü terk etmeye başladığı; Avrupa merkezli eski düzenin ise çok büyük ihtimalle geri dönüşsüz olduğu analizlerin ypksek sesle konuşulduğu ve artık önlenemez bir çöküş sürecine girdiği bu dönemde, yeni güç mücadeleleri sahaya açık biçimde sürülmektedir. Artık dünyayı, tüm devletleri tasfiye ederek yönetmek isteyen “tek dünya devleti” peşinde koşanlar ile buna itiraz eden güçler arasında çok çetin bir mücadele dönemine girilmiştir.

Bu tabloda, Siyonist İsrail’in kehanetçi, teolojik saldırganlığının tamamen pervasız ve yayılmacı bir çizgiye yöneldiği görülmektedir. Bu anlayış artık doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatan topraklarını hedef alan politikalar ve saldırgan güç modelleri üretmekte; özellikle yapay zekâ ve dijital alanlar üzerinden, küresel ölçekte sahip olduğu siyonist şirketler marifetiyle Türkiye’nin siber alanını tamamen kontrol altına almaya odaklanmaktadırlar ve çok büyük tehdit ile karşı karşıyayız Diğer taraftan ise karada karşılaşma şansının olmadığı Türkiye’ye karşı, uydu esaslı ve gökyüzünde elektronik harp üzerinden ciddi hazırlıklar yapılmaktadır.

Bu, Türkiye’ye karşı örtülü ve açık bir savaş hazırlığı yürütülmesi anlamına gelmektedir. Bu gelişmelere paralel olarak; Suriye’nin parçalanması hedefi doğrultusunda, adı “Kürt” olan ancak Kürtlerin varlığını dahi siyonist sosyal mühendislik politikalarına tâbi kılmak isteyen bir paradigma inşa edilmektedir. YPG üzerinden oluşturulan yapı; içerideki bazı aşiretler ve açık biçimde siyonizmin kontrolüne girmiş tarikat görünümlü unsurlarla birlikte, İsrail’in kara ordusuna dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Bu gerçek artık gizlenememektedir.

Bununla eş zamanlı olarak; Terörsüz Türkiye sürecini sabote etmek amacıyla, FETÖCÜ KEMALİZM farklı renklere bürünerek yeniden harekete geçirilmiştir. Ekranlarda kullanılan manipülatif dil, sosyal medyada yayılan yalan haberler ve organize dezenformasyon kampanyalarıyla toplum tahrik edilmektedir. Etki ajanları marifetiyle, sokak röportajları kılıfı altında vatandaş provoke edilmekte; ekonomik sıkıntılar bilinçli biçimde kaosa dönüştürülerek Türkiye’nin “Zelenski sürecine” sürüklenmesi hedeflenmektedir.

Diğer taraftan, Türkiye’yi Rusya ile karşı karşıya getirmek için yeni hamleler devreye sokulmaktadır. Bu noktada, Türkiye’nin millî güvenliğini doğrudan ilgilendiren ve mahremiyet esaslı yürütülen stratejik süreçleri; olmayan bilgiler, yalanlar ve kasıtlı provokasyonlar üzerinden sabote etmeye çalışanlara karşı son derece dikkatli olunmalıdır. Amaç açıktır: Önce Suriye’nin, ardından Türkiye’nin parçalanmasının önünü açmak.

Çünkü İsrail’in en büyük korkusu, Hanif Türk milletidir; Hanif Türk devlet aklı ve pratiğidir. Kısa vadeli hedefleri; Türkiye’yi güçsüz düşürmek, güçsüz düşen Türkiye’yi Anadolu topraklarından silerek Kuzey’in Aslanı’nı ortadan kaldırmaktır. Ama bu asla olmayacaktır. Kaybedeceklerdir.

Unutulmamalıdır ki bu vatan hepimizindir. Bu çatı çökerse, altında herkes kalır. Tarihimiz bize şunu açıkça göstermiştir: Milletimizin en zayıf dönemlerinde, emperyalizmin emrinde hareket eden çıkar çeteleri, sadık Ermeni halkını dahi felakete sürüklemiştir. Ancak Türk milleti o gün boyun eğmemiştir. Bugün mü bu alçaklara teslim olacaktır? Hadi oradan!

Elbette çok akıllı olmak mecburiyetindeyiz. Sosyal medyanın kirletici yüzü üzerinden her gün dedikodu, iftira, tezvirat ve itibar suikastları yürütülmektedir. Bütün bu çabanın ortak noktası; Silivri’de yargılanan bir figür üzerinden toplumu kışkırtmak, 1919 Paris Barış Konferansı’nda eksik kaldığını düşündükleri hesapları tamamlamaktır. İsrail’in kontrolünde bir terör devleti inşası, bu planların merkezindedir.

Buradan açıkça sesleniyoruz: Cumhur İttifakı’na ve Sayın Cumhurbaşkanımıza duyulan kin ve öfke, bu toprakların parçalanmasına razı olacak kadar gözlerinizi mi kör etti? Yoksa neye alet edildiğinizin farkında değil misiniz?

Ben, hiçbir Cumhuriyet Halk Partili ya da başka bir partiye mensup vatandaşımızın, bu ülkenin parçalanmasına “evet” diyeceğine inanmıyorum. Kızgın olabilirsiniz; eleştirebilirsiniz. Bunların hepsine saygı duyarım. Ancak unutulmamalıdır ki bu vatan parçalandığında, gidecek başka bir yurdumuz yoktur. Bu milleti bu topraklardan ya tasfiye ederler ya da “arabanıza binin ve burayı terk edin” derler. Peki soruyorum: Gidecek yerimiz var mı?

Aziz milletimiz; İçeride sokak çatışmaları dâhil her türlü kaosu derinleştirmeye, yurt dışındaki Türkler üzerinde baskı kurmaya kadar uzanan bir gözü dönmüşlükle karşı karşıyayız. Çünkü Amerika, Avrupa’yı fiilen terk etmiştir.

Avrupa ise İkinci Dünya Savaşı sonrası elde ettiği ekonomik üstünlüğü kaybetme korkusuyla yaşamaktadır. Putin korkusuyla yaşıyorlar. Varsın yaşasınlar. Zelenski üzerinden Putin’i durdurabileceklerini zannettiler. Oysa artık görüyorlar ki sınırlar bir kez daha Doğu Berlin’e kadar yaklaşmaktadır. Bu nedenle İngiltere ile birlikte eski ittifaklarını can havliyle ayakta tutmaya çalışıyorlar. Ancak nafile…

Ne yazık ki siyasetin içinde, medyada ve bazı sivil toplum kuruluşlarında; dindar görünümlü çevreler ile sözde kanaat önderleri aracılığıyla, Erdoğan sonrası Türkiye için açık hazırlıklar yapılmaktadır. Sosyal medya üzerinden kaçlıklı mücadele başlatmış görüntüsü açıkçası milletimiz tarafından asla doğru bulunmamaktadır Ve milletimizin enerjisi üzülerek ifade ediyorum ki yanlış noktalara sevk edilmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanımız görevinin başında ve bu kararı 2023 seçimlerinde milletimiz sandıkta verdi. Tartışılması gereken konuşulması gereken esas konular üzerinde birlik ve beraberliğimizin sağlanması gereken esaslar ne ise gölgede bırakılmak isteniyor; •Misak-ı Millî sınırlarımız içindeki varlığımızın korunması ve sosyolojik olarak parçalanmışlık görüntüsünün ortadan kaldırılmasına yönelik yeni bir siyaset dilinin üretilmesi gerekiyor
•Türkiye’nin merkez güç rolünün pekiştirilmesi ve son derece stratejik adımlar atılırken bu adımların milletimizle buluşturulması noktasındaki iletişim dilinin kökten gözden geçirilip yenilenmesi ve de sokağın sosyal medya üzerinden algılara yalanlara iftiralara itibar suikastlarını kurban edilmesine izin verilmeyecek yeni bir iletişim diline ihtiyaç var •PKK, DEAŞ, FETÖ ve benzeri yapıların tamamen tasfiye edilmesi, devletin kadroları içine sızdırılmış özellikle kritik yerlerde toplumun bütün kesimler arasında bir anda ayrışmaya ve çatışmaya sebep olacak her kararın arkasında bir FETÖ şüphesini aramak mecburiyetindeyiz •Yapay zekâ ve dijital devrimin millî çıkarlar doğrultusunda yönetilmesi, özellikle siyonist İsrail’in ve Çin’in teknolojik olarak yapay zeka ve dijital üzerinden neler yaptığını ve yaptıklarının bu anlamda siyonist politikalar ve Çin üzerinden yapılmak istenenlerin neler olabileceğini görerek Türkiye’nin milli güvenlik odaklı yaklaşımları geliştirmesine siyaset odaklanmalıdır .

Kadın ve erkek cinsiyetinin karşı karşıya kaldığı saldırıların tasfiye edilmesi milletimizin ve devletimizin çekirdeği olan ailenin karşı karşıya kaldığı saldırıların tasfiye edilmesi ve sosyolojik çürümenin ortadan kaldırılmasına yönelik atılması gereken adımların geciktirilmemesi Ülkemizin içinden geçtiği ekonomik zorlukların çok önemli ölçüde yükünü çeken %80 toplumumuzun üzerindeki ekonomik yüklerin hafifletilmesi ve bir an evvel piyasalardaki daralmanın ortadan kaldırılmasına yönelik acil tedbirlerle sokağa güven verilmesi gerekmektedir bunun konuşulması hayati bir zorunluluk hâline gelmiştir.

Ancak açıkça görülmektedir ki içeride ciddi toplumsal olaylara dönük organize hazırlıklar vardır. Gezi kalkışmasından bu yana yaşanan tüm süreçler; dışarıdan yönlendirilen, içeride ise Tanzimat’tan bu yana devşirilmiş kadrolar eliyle yürütülen operasyonlardır. Türkiye’de ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra semboller üzerinden yüzünü gördüğümüz faili meçhul cinayetler Alevi Sünni çatışması zemini hazırlamak,(Maraş olayları,Sivas olayları,Çorum olayları ) Türk Kürt çatışması zemini hazırlamak siyonist İsrail’in politikalarına itiraz eden kalem sahiplerinin faili meçhullere kurban (Uğur Mumcu Muammer Aksoy,Bahriye Üçok cinayetleri)edilişinin ve darbelerin akıl merkezi ve uygulama üssü GLADYO anlaşılmadan olup bitenler anlaşılamaz.

Bunlar; Türkiye’nin sermayesini kontrol eden, kalkınmayı sabote eden, gazete köşelerinde Sevr artığı planların sözcülüğünü yapan, Türkiye’yi parçalamayı hedefleyen küresel akıllara hizmet eden unsurlardır. Bugün özellikle; •Atatürkçülük maskesi altındaki FETÖ hesapları, •Sol söylem ardına gizlenmiş FETÖ uzantıları, •Sürekli kriz dili üreterek toplumsal öfkeyi körükleyen kalemler, •İş adamı görünümü altında Sevr hattına çalışan yapılar yüksek bir hareketlilik içindedir.

Evet, toplumun önemli bir kesimi ekonomik zorluklar yaşamaktadır. Evet, bu sorunlar mutlaka çözülmelidir. Ancak asıl soruyu sormak zorundayız: Ankara’ya sıkıştırılmış, Anadolu’dan Müslüman Türk kimliği silinmiş, parçalanmış bir vatan, çökmüş bir devlet, yok edilmiş bir millet mi istiyoruz? Bu soru, bugün hepimizin vicdanına yöneltilmiş tarihî bir sorudur.

Devamını Oku

TELİF HAKKI!

islami sohbet - sohbet