48,5990$%0,16
56,4016€%-0,15
6.815,05%1,16
11.111,00%0,94
44.287,00%0,94
4.363,63%1,06
3785023฿%1.2188
02:00
20 Ağustos 2026 Perşembe
PROF. DR. AYHAN ERDEM’DEN AKARYAKIT FİYATLARINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME
PSORİASİS (SEDEF HASTALIĞI) NEDİR? ( Prof. Dr. Burhan ENGİN ) yazdı.
Elinde Telefon, Boynunda Kamera: Gazeteci mi?
Gazetecilik Belgeyle Yapılır, Öfkeyle Değil
Leyla Öztürk: Kadınlara Cesaret Değil Alan Açmak Gerekir.
Metin Külünk: “Terörsüz Türkiye, Güvenlik Projesinden Daha Büyük Bir Meseledir”
Sevgili okurlar;
Gazetecilik ciddi bir iştir.
Bir telefonun kamerasını açıp olay yerinden görüntü almak, sosyal medya hesabında canlı yayın yapmak, kurum ziyaretlerini paylaşmak veya birkaç dakika içerisinde bir haber metni hazırlamak elbette günümüz iletişim dünyasının bir parçasıdır.
Ancak burada cevaplanması gereken çok önemli bir soru var:
Gazetecilik yalnızca görüntü almak ve sosyal medyada paylaşım yapmak mıdır?
İslahiye’de son dönemde bu sorunun daha fazla tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü artık sosyal medya hesabını televizyon kanalı gibi tanıtan, kişisel sayfasını haber kuruluşu gibi sunan, kendisini “basın” olarak ifade eden ve resmi kurumlarla doğrudan iletişim kurarak bilgi alan kişilerle karşılaşabiliyoruz.
Burada kimseyi hedef göstermek istemiyorum.
Benim derdim kişiler değil, sistemin kendisi.
Türkiye’de basın kartı sistemi Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yürütülüyor. Basın kartı, yönetmelikte resmî nitelikte bir kimlik belgesi olarak tanımlanıyor. Göreve bağlı, süreli, geçici, serbest ve sürekli olmak üzere farklı basın kartı türleri bulunuyor.
İnternet haber siteleri bakımından da belirli şartlar bulunuyor. İletişim Başkanlığı, internet haber sitelerinin Basın Kartı Yönetmeliği kapsamında uygunluk başvurularına ilişkin kuruluş belgeleri, ticaret sicili bilgileri ve Basın Kanunu kapsamında verilen mevkute beyannamesi gibi belgeler arıyor.
O halde soralım:
İslahiye’de sosyal medya hesabı üzerinden yayın yapan herkes hangi sıfatla kendisini basın mensubu olarak tanıtıyor?
Bir sosyal medya hesabının bulunması elbette suç değildir.
Ama o hesabın sahibi kendisini bir medya kuruluşu, televizyon veya haber merkezi gibi konumlandırıyorsa; kamu kurumlarından bilgi talep ediyor, olay yerlerinde basın mensubu olarak hareket ediyor ve kamu görevlileriyle haber amaçlı özel iletişim kuruyorsa burada bir düzen ve standart olması gerekmez mi?
Bence meselenin en önemli noktası burasıdır.
Bir kamu kurumunun elinde vatandaşlara, kazalara, soruşturmalara, kamu hizmetlerine veya kurum içi işlemlere ilişkin bilgiler bulunabilir.
Bu bilgilerin tamamı herkesle paylaşılabilecek bilgiler değildir.
Özellikle kişisel veri içeren bilgilerin internet ortamında paylaşılması konusunda kamu kurumlarının dikkatli olması gerekiyor. Kişisel Verileri Koruma Kurulu, 2026 yılında kamu tüzel kişiliğine sahip kurumların internet ortamında kişisel veri paylaşımına ilişkin özel bir ilke kararı da yayımladı ve kurumların çalışanlarının bu konuda eğitilmesi gerektiğini açıkça vurguladı.
Daha da önemlisi, kamu kurumlarının kişisel veri içeren bilgileri yetkisiz kişilere aktarması halinde hukuki ve idari sonuçlar doğabilecek bir alan söz konusudur. KVKK kapsamında kamu personeli bakımından disiplin hükümlerine göre işlem yapılması gündeme gelebilmektedir.
Öyleyse sorumuz çok basit:
Bir kamu görevlisi, karşısındaki kişinin gerçekten hangi medya kuruluşu adına hareket ettiğini biliyor mu?
Bilginin paylaşılması için yetkisi var mı?
Paylaşılan bilgi kamuya açık mı?
Kişisel veri içeriyor mu?
Kurumun basın ve iletişim prosedürüne uygun mu?
Bunların cevabı alınmadan “Nasıl olsa sosyal medyada yayınlanacak” anlayışıyla hareket edilmemelidir.
Burada da yanlış bir algıyı düzeltmek gerekiyor.
Bir kişinin kamera taşıması veya olay yerinde görüntü alması, tek başına onun gazeteci olduğunu göstermez.
Fakat aynı şekilde “basın kartı olmayan herkesin sahada görüntü alması yasaktır” demek de doğru bir yaklaşım değildir.
Asıl mesele; olay yerindeki güvenlik, soruşturmanın gizliliği, kişisel verilerin korunması, görev alanı ve basın mensuplarının güvenli şekilde çalışabilmesidir.
Dolayısıyla kolluk kuvvetlerinin sahada karşılaştığı kişilerin kimliğini, hangi kuruluş adına hareket ettiğini ve gerektiğinde basın kimliğini veya görevlendirmesini tespit edebileceği açık ve standart bir uygulamanın olması önemlidir.
Bu uygulama gerçek gazeteciyi engellemek için değil, gazetecilik mesleğinin kimliğini korumak ve sahadaki karmaşayı önlemek için yapılmalıdır.
Bugün İslahiye’de gazetecilik yapan birçok kişi emek veriyor.
Vatandaşın sorununu kamuoyuna taşıyor.
Bu insanların emeğinin, yalnızca bir sosyal medya hesabı açarak kendisini “TV” veya “haber merkezi” olarak tanıtan kişilerle aynı kefeye konulması doğru değildir.
Burada mesele birilerini dışlamak değil.
Mesleğe standart getirmektir.
Bence çözümün önemli bir kısmı İslahiye Kaymakamlığı koordinasyonunda oluşturulabilir.
Örneğin ilçedeki kamu kurumlarına açık ve yazılı bir iletişim prosedürü gönderilebilir.
Bu talimatlarda;
İşte burada durmak gerekiyor.
Sosyal medya gazeteciliğin düşmanı değildir.
Tam tersine bugün gazeteciliğin en önemli araçlarından biridir.
Ancak sosyal medya hesabına sahip olmak ile kurumsal gazetecilik yapmak aynı şey değildir.
Bir Facebook sayfası, Instagram hesabı, YouTube kanalı veya TikTok hesabı açmak herkesin hakkıdır.
Fakat kamu kurumlarıyla iletişim kurarken, resmi bilgi talep ederken, olay yerinde görev yaparken ve kendisini kamuoyuna “basın” olarak tanıtırken hangi sıfatla hareket edildiği açık olmalıdır.
Çünkü gazetecilik yalnızca kamera taşımak değildir.
Gazetecilik;
Ve en önemlisi;
kamuoyunun güvenini taşımaktır.
Burada yalnızca sosyal medya kullanıcılarını eleştirmek kolaycılık olur.
Kamu kurumlarının da sorumluluğu vardır.
Eğer bir kişi hiçbir kurumsal kimlik göstermeden kamu kurumlarından özel bilgiler alabiliyorsa, sorun yalnızca o kişide değildir.
Bu soruların cevapları da aranmalıdır.
Çünkü kamu kurumları vatandaşın emanet ettiği bilgileri yönetmektedir.
KVKK’nın yaklaşımı da bu konuda oldukça açıktır: Kamu kurumları da kişisel veriler bakımından kanunun yükümlülüklerine tabidir.
Benim çağrım çok açık:
Ama aynı zamanda;
Gazetecilik mesleğinin adı da herkesin istediği gibi kullanılmamalıdır.
Kurumlar kiminle iletişim kurduğunu bilmeli.
Gazeteci kimliği ile sosyal medya hesabı arasındaki fark bilinmeli.
Kamu personeli hangi bilgiyi kimle paylaşabileceğini bilmeli.
Kolluk kuvvetleri sahada uygulanacak prosedürü bilmeli.
Ve vatandaş da karşısındaki kişinin gerçekten hangi kuruluş adına görev yaptığını anlayabilmelidir.
İslahiye’nin güçlü ve güvenilir bir yerel basına ihtiyacı var.
Deprem yaşamış bir ilçede;
kamu yatırımlarını ve vatandaşın sorunlarını takip edecek gerçek anlamda güçlü bir basın mekanizmasına ihtiyaç var.
Bu nedenle çağrım kimseyi susturmak değildir.
Tam tersine;
Herkes konuşsun.
Herkes haber yapsın.
Herkes sosyal medyada yayın yapsın.
Ama kamu kurumları da şunu bilsin:
Kime bilgi veriyoruz?
Hangi sıfatla bilgi veriyoruz?
Bu bilgiyi paylaşmaya yetkimiz var mı?
Ve gazeteciler de kendilerine şunu sorsun:
Ben gerçekten gazetecilik yapıyor muyum, yoksa yalnızca sosyal medya hesabımı bir televizyon kanalı gibi mi gösteriyorum?
İslahiye’de artık bu soruların açıkça konuşulmasının zamanı gelmiştir.
Çünkü mesele bir kişinin, bir kurumun veya bir sosyal medya hesabının meselesi değildir.
Mesele, İslahiye’de gazeteciliğin itibarıdır.
Ve bu itibar hepimizin sorumluluğundadır.
Tüm İnternet Gazeteciliği ve Gazeteciler Derneği
Genel Sekreteri
Genel Başkan Yardımcısı
TİNGADER Türkiye Dergisi
Yazı İşleri Müdürü
AKtürk Haber Genel Yayın Yönetmeni
İstanbul Gündem Gazetesi
Genel Yayın Yönetmeni
Göz TV İmtiyaz Sahibi
Hasan BUDAK
Saygılarımla…
Merhaba sevgili okurlar;
Her insanın bir başlangıç hikâyesi vardır.
Kimi emekle başlar, kimi mücadeleyle, kimi de bir gün önüne çıkan fırsatı değerlendirerek…
Ama unutulmaması gereken bir gerçek vardır:
Her hikâyenin bir sonu vardır.
Hele o hikâye, sürekli gündemde kalma çabası üzerine kurulmuşsa…
Bir gün bütün yollar tükenir.
Bir zamanlar peşinden koşulan şöhret azalır, söylenen sözlerin karşılığı kalmaz, çıkarılan tartışmalar eskisi kadar ilgi görmez.
İşte tam o noktada insan, başladığı yere dönmek ister.
Ama bazen dönülecek bir yer de kalmamıştır.
Çünkü insanın geçmişte attığı her adım, gelecekte karşısına çıkar.
Fenomen olmak kolaydır.
Biraz görünürlük, biraz cesaret, biraz da sürekli konuşulma isteği…
Sonra?
Her gün yeni bir tartışma.
Bir gün bir kurum hedefte…
Ertesi gün başka bir kişi…
Sonra arkadaşlar…
Sonra eski dostlar…
Sonra siyaset…
Sonra devlet…
Ve nihayetinde insanın kendi geçmişi!
Çünkü gündemde kalmak isteyen insan, bir süre sonra kendi gündemini kendi üretmek zorunda kalır.
Fakat burada çok ince bir çizgi vardır.
Eleştiri başka şeydir, iftira başka.
Hesap sormak başka şeydir, kendi hesabını vermekten kaçmak başka.
Devlet büyük bir yapıdır.
Devletin kurumları vardır, kanunları vardır, denetimi vardır.
Devletin parasına, malına, makamına ve imkânlarına göz diken kim olursa olsun, bunun hesabını vermek zorundadır.
“Ben fenomenim, bana bir şey olmaz” düşüncesiyle hareket etmek ise büyük bir yanılgıdır.
Çünkü devletin hafızası vardır.
Belgelerin hafızası vardır.
Kayıtların hafızası vardır.
Ve en önemlisi, toplumun hafızası vardır.
Bir insanın kamu kaynaklarıyla ilgili usulsüzlük yaptığı iddiası varsa bunun yeri sosyal medya şovları değil, delil ve hukuk zeminidir.
Suç varsa hukuk gereğini yapar.
Yoksa da insanların itibarıyla oynanmamalıdır.
Daha acısı ise başka…
İnsan bazen dışarıda düşman ararken, yanında yürüyen insanları unutur.
Birlikte yol yürüdüğü arkadaşını…
Kendisini destekleyen insanı…
En zor gününde yanında duran kişiyi…
İşte insanın gerçek karakteri de burada ortaya çıkar.
Yanında yürüyen insanın cebindeki paraya göz diken bir zihniyet, topluma ne kadar güven verebilir?
Bu yalnızca para meselesi değildir.
Bu, karakter meselesidir.
Güven meselesidir.
Vicdan meselesidir.
Çünkü arkadaşlık, dostluk ve yol arkadaşlığı menfaat bittiğinde bitiyorsa zaten ortada gerçek bir dostluk yoktur.
Bir başka alışkanlık daha vardır.
İşler yolundayken herkes dosttur.
Fakat işler ters gitmeye başladığında suçlanacak birileri mutlaka bulunur.
“Ben değilim…”
“O yaptı…”
“Beni kandırdı…”
“Arkadaşımın yüzünden oldu…”
“Bana yanlış bilgi verdiler…”
Liste uzar gider.
Ama insanın kendisine sorması gereken soru çok basittir:
“Ben nerede hata yaptım?”
İnsan bunu soramıyorsa, her zaman başkasını suçlamaya devam eder.
Ve sonunda çevresinde kimse kalmaz.
Çünkü insanlar bir noktadan sonra şunu anlar:
Bugün yanında arkadaşını suçlayan, yarın seni de suçlayabilir.
Bütün bunların dışında bir gerçek daha var.
Vatandaş artık eskisi gibi değil.
Sosyal medyada yazılan her şeye inanmıyor.
Her bağırana hak vermiyor.
Her iddianın peşinden gitmiyor.
İnsanları izliyor.
Dinliyor.
Karşılaştırıyor.
Ve kendi kararını veriyor.
Belki yüzüne bir şey söylemiyor.
Belki tartışmaya girmiyor.
Belki selamını bile eksik etmiyor.
Ama notunu veriyor.
Kimin samimi olduğunu…
Kimin çıkar peşinde olduğunu…
Kimin gerçekten mücadele ettiğini…
Kimin sadece kendisini gündemde tutmaya çalıştığını…
Vatandaş görüyor.
Ve herkesin toplumdaki gerçek değerini, zaman içerisinde kendi davranışları belirliyor.
Bugün hâlâ bütün tuşlara basabilirsiniz.
Bir kuruma laf söyleyebilirsiniz.
Bir siyasetçiyi hedef alabilirsiniz.
Eski arkadaşınızı suçlayabilirsiniz.
Yeni bir tartışma çıkarabilirsiniz.
Kendinize yeni bir gündem yaratabilirsiniz.
Ama unutmayın:
Gündem olmak, değerli olmak değildir.
Çok konuşulmak, çok sevilmek değildir.
Çok görünmek, çok güvenilmek değildir.
Bir insanın gerçek itibarı; insanlar sustuğunda bile arkasından ne söylendiğiyle ölçülür.
Ve bazı hikâyelerin sonuna gelindiğinde artık yeni bir hikâye yazmak mümkün olmaz.
Çünkü vatandaş görmüştür.
Devlet görmüştür.
Arkadaşlar görmüştür.
Çevre görmüştür.
Ve en önemlisi, insanın kendi geçmişi kendisine ayna tutmaya başlamıştır.
O yüzden…
Seninle başladı, seninle bitsin.
Çünkü her fenomenin bir sonu vardır.
Her şovun bir perdesi kapanır.
Her gündemin bir ömrü vardır.
Ve insan eninde sonunda, bütün gürültü bittikten sonra kendi karakteriyle baş başa kalır.
İşte o an, artık suçlayacak kimse kalmaz.
Ne devlet…
Ne kurum…
Ne siyaset…
Ne arkadaş…
Sadece sen ve yaptıkların kalır.
Ve bazı sonlar vardır ki insan onları başkasına yükleyemez.
Kendi elleriyle yazdığı hikâyenin sonunu, yine kendisi okumak zorunda kalır.
Tüm İnternet Gazeteciliği ve Gazeteciler Derneği
Genel Başkan Yardımcısı
Genel Sekreter
Tingader Türiye Dergisi
Yazı İşleri Müdürü
Aktürk Haber
Genel Yayın Yönetmeni
İstanbul Gündem
Genel Yayın Yönetmeni
Göz Tv İmtiyaz Sahibi
Lafçok Medya Genel Kurul Başkanı
Hasan BUDAK.
Saygılarımla…
Sevgili okurlar;
Her mesleğin bir ağırlığı vardır.
Her makamın bir sorumluluğu…
Ve her kimliğin taşıması gereken bir duruş…
Toplum, insanların ne söylediğinden çok, söylediği ile yaşadığı arasındaki tutarlılığa bakar. Çünkü güven; sözle değil, istikrarla kazanılır.
Son zamanlarda İslahiye’de dikkat çeken bir tablo var.
Bazı insanlar aynı anda birden fazla kimlikle toplumun karşısına çıkıyor. Bir yandan esnaflık yapıyor, bir yandan bir siyasi partinin ilçe başkanlığını yürütüyor, diğer yandan da gazetecilik iddiasıyla haber sitelerinde ya da sosyal medya platformlarında kamuoyunu yönlendirmeye çalışıyor.
İşte tam da burada durup düşünmek gerekiyor.
Gazetecilik, tarafsızlığını koruyabildiği sürece saygın bir meslektir.
Siyaset ise taraf olmanın, bir görüşü savunmanın ve temsil etmenin adıdır.
Bu iki kimlik, doğası gereği birbirinden farklıdır. Birinde herkese eşit mesafede durmanız beklenir; diğerinde ise temsil ettiğiniz siyasi anlayışın yanında olmanız doğaldır.
Sorun da tam burada başlıyor.
Siyasi kimliğinizle yaptığınız açıklamaları gazetecilik kisvesi altında sunarsanız, insanlar haberin doğruluğunu değil, niyetini sorgulamaya başlar.
Yaptığınız her haberin altında şu soru oluşur:
“Bu haber gerçekten kamu yararı için mi yapıldı, yoksa siyasi bir bakış açısıyla mı hazırlandı?”
Bir gazeteci için bundan daha ağır bir soru olabilir mi?
İslahiye gibi küçük ilçelerde tarafsızlık, büyük şehirlerden çok daha değerlidir. Çünkü burada insanlar sadece yazılanı değil, yazanı da tanır. Kimin hangi masada oturduğunu, kimin hangi siyasi görüşü savunduğunu, kimin hangi ilişkiler içinde olduğunu bilir.
Bu nedenle güven inşa etmek yıllar alırken, kaybetmek birkaç paylaşım kadar kolaydır.
Bir başka dikkat çeken konu ise sürekli görünür olma çabasıdır.
Sosyal medyanın sunduğu geçici popülerlik, bazı insanlara kendilerini olduğundan daha büyük gösterme isteği veriyor. Her tartışmada söz söylemek, her olayda taraf olmak, her gün gündemde kalmaya çalışmak artık bir başarı ölçüsü gibi görülüyor.
Oysa gündem olmak ile saygın olmak aynı şey değildir.
Çok konuşan değil, doğru konuşan hatırlanır.
Çok paylaşan değil, güven veren takip edilir.
İnsanları etkileyen; attığı manşetler değil, ortaya koyduğu karakterdir.
Kimse aynı anda herkesi temsil edemez.
Hem siyasi bir partinin ilçe başkanı olup hem gazetecilikte tarafsız olduğunuzu iddia etmek, toplumun aklında soru işaretleri oluşturur. Çünkü siyaset tercih ister, gazetecilik ise mesafe.
İkisini birbirine karıştırdığınızda ne siyaset sağlıklı yürür ne de gazetecilik güven verir.
Elbette herkesin farklı meslekleri olabilir. Esnaflık yapılabilir, siyaset yapılabilir. Buna kimsenin itirazı yoktur.
Ancak gazetecilik, diğer bütün kimliklerin üzerinde bir etik sorumluluk taşır.
Kaleminizi siyasi kimliğiniz yönlendiriyorsa, artık gazetecilikten değil, propaganda faaliyetinden söz edilir.
Toplumun beklentisi çok basit aslında.
Kimsenin neyi savunduğuyla değil, hangi kimlikle konuştuğunu bilmek istiyor.
Çünkü insanın birçok işi olabilir ama tek bir duruşu olmalıdır.
Sürekli değişen kimlikler, sürekli değişen söylemler ve bulunduğu ortama göre değişen tavırlar güven oluşturmaz.
Bu anlamda …
Bugün sosyal medyada birkaç saat konuşulabilirsiniz.
Birkaç paylaşımınız yüzlerce beğeni alabilir.
Kendinizi önemli de hissedebilirsiniz.
Ama bunların hiçbiri kalıcı değildir.
Kalıcı olan tek şey; insanların sizin hakkınızda söylediği şu cümledir:
“Bu insanın duruşu vardı.”
İşte asıl itibar da, asıl gazetecilik de, asıl temsil de burada başlar.
Çünkü insanın birçok sıfatı olabilir.
Ama tek bir karakteri, tek bir duruşu ve tek bir kimliği olmalıdır.
Saygılarımla..
TİNGADER (Tüm İnternet Gazeteciliği ve Gazeteciler Derneği)
Genel Başkan Yrd.
Genel Sekreter
TİNGADER Türkiye Dergisi
Yazı İşleri Müdürü
Aktürk Haber
Genel Yayın Yönetmeni
Göz TV
İmtiyaz Sahibi
İstanbul Gündem
Genel Yayın Yönetmen Yrd.
Hasan BUDAK…
6 Şubat 2023…
Takvimlerde bir tarih olarak görünen ancak milyonlarca insanın hafızasına silinmemek üzere kazınan kara bir gün.
Asrın felaketi olarak adlandırılan depremde en büyük yıkımı yaşayan bölgelerden ikisi, Gaziantep’in İslahiye ve Nurdağı ilçeleri oldu. Binlerce can toprağa verildi. Birçok aile tamamen yok oldu. Anne, baba, evlat, kardeş… Aynı sofrada oturan insanlar, aynı mezarlıkta yan yana yatmak zorunda kaldı.
Bazı evlerde bir tek fotoğraflar kaldı.
Bazı çocuklar annesiz, bazı anneler evlatsız kaldı.
Bazı insanlar ise tüm sevdiklerini aynı gün kaybetti.
Bu acının tarifi yoktur.
Bu acı yalnızca İslahiye’nin, Nurdağı’nın, Gaziantep’in veya deprem bölgesinin acısı değildir. Bu acı tüm insanlığın ortak acısıdır. Kaybolan sadece insanlar olmadı; hayaller, umutlar, yarınlar ve yılların emekleri de enkaz altında kaldı.
Bu yazıyı kaleme alırken amacım yaşamadığım bir acı üzerinden siyaset yapmak değildir. Hiç kimsenin kaybını siyasi malzeme haline getirmek de değildir. Çünkü depremde kaybedilen her canın arkasında yarım kalmış bir hayat hikâyesi vardır ve bu hikâyeler siyasi tartışmaların konusu olamayacak kadar değerlidir.
Ancak bir basın mensubu olarak ifade etmek istediğim önemli bir konu var.
Aradan yıllar geçmesine rağmen bazı siyasetçiler hâlâ 6 Şubat üzerinden siyaset üretmeye devam ediyor. İlçelerimize gelen birçok kişi geleceği konuşmak yerine sürekli geçmişin acıları üzerinden siyasi söylemler geliştirmeyi tercih ediyor.
Bir başka gerçek daha var ki, onu da görmezden gelemeyiz.
Sadece bazı siyasetçiler değil, bazı kişiler de 6 Şubat’ın bıraktığı derin acıları sürekli gündemde tutarak kendilerine bir alan oluşturmaya çalışıyor. Acıyı paylaşmak başka şeydir, acı üzerinden sürekli bir mağduriyet söylemi inşa ederek bundan kişisel kazanç elde etmeye çalışmak başka şeydir.
Depremde yaşananları hatırlatmak elbette önemlidir. Kaybettiklerimizi anmak hepimizin ortak sorumluluğudur. Ancak acıları sürekli canlı tutarak insanların yaralarını yeniden kanatmak, toplumu umutsuzluğa mahkûm etmek ve her fırsatta felaketin üzerinden kişisel çıkar devşirmeye çalışmak doğru değildir.
6 Şubat, hatırlanması gereken bir felakettir; fakat insanların geleceğini rehin alacak bir araç değildir.
Bu bölgenin insanları artık enkaz görüntüleriyle değil, başarı hikâyeleriyle anılmak istiyor. Sürekli gözyaşını değil, biraz da umudu konuşmak istiyor. Çünkü hayatını kaybedenlere olan borcumuz, sadece onları anmak değil; geride kalanların daha güçlü bir gelecek kurmasına da katkı sağlamaktır.
Acıyı istismar etmek değil, acıdan ders çıkarmak gerekir. Çünkü yaralar, sürekli kaşınarak değil; zaman, dayanışma ve umutla iyileşir.
Elbette 6 Şubat unutulmayacak.
Elbette kaybettiklerimizi unutmayacağız.
Elbette o gece yaşananları hafızamızdan silmeyeceğiz.
Fakat artık bu bölgenin insanları yalnızca acılarıyla anılmak istemiyor.
İslahiye ayağa kalkmak istiyor.
Nurdağı yeniden güçlenmek istiyor.
Esnaf kepengini umutla açmak, işlerinin düzelmesini istiyor.
Gençler gelecek hayali kurmak istiyor.
Aileler geride kalan sevdikleriyle huzurlu günler geçirmek istiyor.
Bu şehirlerin sürekli felaketle, yıkımla ve gözyaşıyla gündeme gelmesini değil; üretimle, yatırımla, başarıyla ve umutla anılmasını istiyor.
Depremi unutmayalım ama hayatı da ertelemeyelim.
Acıları hatırlayalım ama insanların yarınlarını da konuşalım.
Kaybettiklerimize saygı gösterelim ama yaşayanların umutlarını da büyütelim.
Bugün İslahiye’nin ve Nurdağı’nın ihtiyacı yeni tartışmalar değil, yeni yatırımlardır.
Yeni suçlamalar değil, yeni projelerdir.
Yeni ayrışmalar değil, yeni birlikteliklerdir.
Çünkü deprem bizden çok şey aldı.
Şimdi ise geleceği yeniden inşa etme zamanıdır.
Kaybettiklerimizi rahmetle anıyor, geride kalanlara sabır diliyorum.
Ve bir kez daha söylüyorum:
6 Şubat’ın acısı siyasetin değil, insanlığın acısıdır.
Hasan BUDAK
TİNGADER ( Tüm İnternet Gazeteciliği ve Gazeteciler Derneği )
Genel Başkan Yrd.
Genel Sekreter
TİNGADER Türkiye Dergisi
Yazı İşleri Müdürü
İslahiye Göz TV
İmtiyaz Sahibi
Antep TV
Bilgi İşlem Müdürü
Günümüzde teknoloji ve sosyal medyanın gelişmesiyle birlikte bilgiye ulaşmak ve bilgi paylaşmak her zamankinden daha kolay hale gelmiştir. Ancak bu kolaylık beraberinde önemli bir sorunu da ortaya çıkarmıştır: Her eline mikrofon alan, her sosyal medya hesabına “gazeteci” veya “medya basın mensubu” yazan kişinin gerçekten gazeteci olup olmadığı konusu artık ciddi bir tartışma haline gelmiştir.
Gazetecilik, sadece bir kamera veya mikrofon sahibi olmak değildir. Gazetecilik; sorumluluk, etik, doğruluk ve kurumsal kimlik gerektiren ciddi bir meslektir. Bir kişinin gazeteci veya medya basın mensubu olduğunu söylemesi tek başına yeterli değildir. Bu kişinin bağlı olduğu bir kurum, bir yayın organı ve bunu doğrulayan resmi belgeleri olması gerekir.
Ne yazık ki günümüzde bazı kişiler, bu boşluktan faydalanarak kendilerini gazeteci gibi tanıtmakta, kurumları ziyaret etmekte, etkinliklere katılmakta ve hatta kamu kurumlarında işlem yapmaya çalışmaktadır. Bu durum hem gerçek gazetecilerin emeğine zarar vermekte hem de toplumda yanlış bir algı oluşmasına neden olmaktadır.
Bu noktada özellikle devlet kurumlarının ve kamu görevlilerinin çok daha dikkatli olması gerekmektedir. Kurumlara gelen ve kendisini basın mensubu olarak tanıtan kişilerin kurumsal kimlikleri, yetki belgeleri ve basın kartları mutlaka sorgulanmalıdır. Her mikrofon tutan veya sosyal medya hesabı olan kişinin gazeteci olarak kabul edilmesi doğru değildir.
Ayrıca burada önemli bir hukuki konuya da dikkat çekmek gerekir. Kamu kurumlarında bulunan resmi bilgi, belge ve evrakların yetkisiz kişilerle paylaşılması ciddi bir suçtur. Bir kişinin kendisini gazeteci veya medya mensubu olarak tanıtması, kurumların resmi bilgileri paylaşması için yeterli bir gerekçe değildir. Kurum personelinin, resmi evrakları veya kurum içi bilgileri hiçbir vasıfla yetkisiz kişilerle paylaşmaması gerekmektedir. Aksi durum hem hukuki sorumluluk doğurur hem de kamu güvenini zedeler.
Gerçek gazetecilerin genellikle bağlı oldukları medya kuruluşları tarafından verilmiş kimlik kartları bulunur. Bunun yanında bazı gazeteciler Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından verilen resmi basın kartına da sahiptir. Bu tür belgeler, kişinin gerçekten medya mensubu olup olmadığını gösteren önemli göstergelerdir.
Toplum olarak da bu konuda daha bilinçli olmamız gerekmektedir. Bir kişi kendisini gazeteci veya medya basın mensubu olarak tanıttığında, onun hangi kurum adına çalıştığını sorgulamak en doğal hakkımızdır. Çünkü gazetecilik güven üzerine kurulu bir meslektir ve güvenin temelinde şeffaflık vardır.
Bugün geldiğimiz noktada gerçek gazetecilik ile sosyal medya içerik üreticiliği arasındaki farkın net bir şekilde anlaşılması gerekmektedir. Elbette herkes düşüncesini ifade edebilir, paylaşım yapabilir; ancak bu durum kişiyi gazeteci yapmaz. Gazetecilik; sorumluluğu, etik kuralları ve kurumsal yapısı olan bir meslektir.
Sonuç olarak, medya ve basın mensubu olduğunu söyleyen kişilere karşı hem vatandaşların hem de kurumların dikkatli olması gerekir. Kurumsal kimliği, yetki belgesi ve bağlı olduğu medya kuruluşu olmayan kişilerin oluşturduğu algılara itibar edilmemelidir. Aynı şekilde kamu kurumları da resmi evrak ve bilgileri paylaşırken gerekli sorgulamaları yapmalı ve yetkisiz kişilere hiçbir şekilde bilgi vermemelidir.
Unutulmamalıdır ki güçlü bir toplumun temelinde doğru bilgi vardır. Doğru bilginin temeli ise gerçek ve sorumluluk sahibi gazeteciliktir.
Saygılarımla…
Tüm İnternet Gazeteciliği ve Gazeteciler Derneği ( TİNGADER )
Genel Başkan Baş Danışmanı
Basın Sözcüsü
TİNGADER Türkiye Dergisi
Yazı İşleri Müdürü
İslahiye Göz TV
İmtiyaz Sahibi
Hasan BUDAK
TELİF HAKKI!