47,2175$% 0.04
53,8766€% 0.03
6.193,20%0,11
10.137,00%-0,08
40.382,00%-0,07
4.080,32%0,07
3127249฿%1.81548
02:00
18 Temmuz 2026 Cumartesi
Akaryakıt ve LPG Sektöründe Yeni Dönem: Mevzuat Değişikliğinin Ötesinde Bir Dönüşüm
PSORİASİS (SEDEF HASTALIĞI) NEDİR? ( Prof. Dr. Burhan ENGİN ) yazdı.
SİZ KİMSİNİZ? - Hasan BUDAK yazdı...
Gazetecilik Belgeyle Yapılır, Öfkeyle Değil
Yaz Herkese Aynı Gelmiyor
NATO ZİRVESİ
Yaz mevsimi denildiğinde akla çoğu zaman deniz, tatil, güneş, sahil ve uzun akşamlar geliyor. Sosyal medyada paylaşılan oteller, tekneler, beach’ler ve tatil rotaları da bu görüntüyü daha da güçlendiriyor. Ancak yaz, herkes için aynı anlamı taşımıyor.
İmkânı olanlar için yaz; şehirden uzaklaşmak, yılın yorgunluğunu atmak, ailesiyle vakit geçirmek ve yeni yerler görmek demek. Ekonomik gücü elverenler, tatil planlarını aylar öncesinden yapabiliyor; ulaşımını, konaklamasını ve harcamalarını hesaplayarak yazın keyfini çıkarabiliyor.
İmkânı olmayanlar içinse yaz, çoğu zaman daha ağır bir mevsime dönüşüyor. Sıcak havalarda çalışmaya devam etmek, artan elektrik ve su giderleriyle mücadele etmek, çocukların tatil beklentilerini karşılayamamak ve günlük hayatı sürdürmeye çalışmak demek. Bir ailenin tatil harcaması, başka bir ailenin birkaç aylık geçim bütçesine denk gelebiliyor.
Asıl mesele, insanların tatile çıkması ya da çıkamaması değildir. Mesele, temel dinlenme ve nefes alma hakkının giderek bir ayrıcalığa dönüşmesidir. İnsan yalnızca çalışmak, fatura ödemek ve ay sonunu getirmek için yaşamamalı. Herkesin, bütçesi ölçüsünde de olsa ailesiyle vakit geçirebileceği, çocuklarına güzel bir yaz hatırası bırakabileceği imkânlara sahip olması gerekir.
Üstelik tatil yalnızca lüks otellerden ibaret değildir. Bir sahil yürüyüşü, ailece yapılan bir piknik, memlekette geçirilen birkaç gün ya da çocuklarla gidilen ücretsiz bir park da tatilin bir parçasıdır. Ancak bugün birçok insan için bunlar bile ulaşım, yiyecek ve günlük harcamalar nedeniyle ciddi bir maliyet haline gelmiş durumda.
Bu nedenle yaz aylarında yalnızca kendi tatilimizi değil, çevremizdeki insanların şartlarını da düşünmeliyiz. Paylaşmayı, destek olmayı ve gösterişten uzak durmayı hatırlamalıyız. Çünkü birinin tatil fotoğrafı, başka birinin çocuğuna veremediği cevabı hatırlatabilir.
Yaz güneşi herkese aynı şekilde doğuyor olabilir; fakat herkes o güneşin altında aynı şartlarda yaşamıyor. Kimi deniz kenarında dinlenirken kimi ağır şartlarda çalışıyor. Kimi çocuğuna yeni yerler gösterirken kimi evladına “Bu yıl da olmadı” demek zorunda kalıyor.
Gerçek toplumsal gelişmişlik, yalnızca bazı insanların ne kadar iyi yaşadığıyla değil, imkânı az olanların da ne kadar insanca yaşayabildiğiyle ölçülür.
Yazın güzelliği, sadece gidilen yerlerde değil; insanların birbirinin hayatını anlamasında, dayanışmasında ve kimseyi geride bırakmamasında saklıdır.
Leyla ÖZTÜRK
İş İnsanı
Sevgili okurlar;
İnsan hayatını anlamlı kılan en büyük duygu sevgidir. Sevgi; yalnızca bir insana duyulan bağlılık değil, aynı zamanda hayata, doğaya, emeğe ve insanlığa karşı hissedilen derin bir yakınlıktır. Dünyanın en güçlü silahlarının bile başaramadığı birçok şeyi sevgi başarabilir. Çünkü sevgi, insanın kalbine dokunan görünmez ama etkili bir güçtür.
Bugün toplumların yaşadığı birçok sorunun temelinde sevgisizlik yatıyor. İnsanlar birbirini dinlemiyor, anlamıyor ve empati kurmuyor. Oysa sevgi; anlayışı, sabrı ve hoşgörüyü beraberinde getirir. Bir çocuğun özgüvenle büyümesi, bir yaşlının kendini değerli hissetmesi ya da bir dostluğun yıllarca sürmesi sevginin eseridir.
Sevgi yalnızca bireyleri değil, toplumları da değiştirir. Tarihte barışı savunan liderlerin ortak noktası insan sevgisidir. İnsanını seven bir öğretmen geleceği yetiştirir, işini seven bir çalışan başarı üretir, ülkesini seven bir vatandaş topluma katkı sağlar. Sevgi olduğu yerde umut vardır; umut olan yerde ise yaşam güçlenir.
Modern çağın hızlı temposunda insanlar çoğu zaman sevgiyi göstermeyi unutuyor. Oysa bazen küçük bir tebessüm, içten bir teşekkür ya da samimi bir destek bile bir insanın hayatını değiştirebilir. Sevgi paylaşıldıkça çoğalan tek duygudur.
Sevgi, insanlığın en büyük gücüdür. Kalpleri birleştirir, yaraları iyileştirir ve insanı insan yapan değerleri ayakta tutar. Daha huzurlu bir dünya istiyorsak önce sevgiyi büyütmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü sevgi, karanlığı aydınlatan en güçlü ışıktır.
Sevgilerim ile
Leyla ÖZTÜRK
İş İnsanı
Sevgili okurlar;
Takvimler 14 Şubat’ı gösterdiğinde, bireysel ajandalar kadar kurumsal takvimler de farkında olmadan etkilenir. Sevgililer Günü, ilk bakışta tamamen özel hayata ait bir gün gibi görünse de, aslında ilişkiler yönetimi açısından oldukça öğretici bir metafor sunar. Çünkü ister özel hayatta ister iş yaşamında olsun, sürdürülebilir başarı “ilişkiyi yönetebilme” becerisiyle doğrudan bağlantılıdır.
Günümüz dünyasında ilişkiler, tıpkı projeler gibi yönetilmektedir. Başlangıç heyecanı, beklenti setleri, iletişim sıklığı, geri bildirim mekanizmaları ve kriz anlarında verilen tepkiler… Tüm bu başlıklar, bir ilişkinin kaderini belirlediği kadar bir iş ortaklığının da geleceğini şekillendirir. Sevgililer Günü bu açıdan romantik bir klişeden ziyade, bize şunu hatırlatır: İhmal edilen hiçbir ilişki uzun vadede değer üretmez.
Modern iş hayatında “yoğunluk” en sık kullanılan gerekçedir. Yoğunluk nedeniyle ertelenen bir arama, geçiştirilen bir mesaj ya da ötelenen bir teşekkür, zamanla ilişkilerde görünmez ama maliyetli bir açık yaratır. Tıpkı özel hayatta olduğu gibi, iş dünyasında da sorunlar genellikle büyük hatalardan değil, küçük ihmallerin birikiminden doğar. Sevgililer Günü’nün bu noktadaki sembolik gücü, durup düşünmeye zorlamasındadır: En son ne zaman gerçekten dinledik, ne zaman gerçekten değer verdiğimizi hissettirdik?
Kurumsal açıdan bakıldığında, sadakat kavramı yalnızca müşteri ya da çalışan bağlılığıyla sınırlı değildir. Sadakat, karşılıklı güvenin, tutarlılığın ve öngörülebilirliğin sonucudur. Bu da tek seferlik jestlerle değil, süreklilik arz eden bir yaklaşım ile mümkündür. 14 Şubat’ta alınan bir hediye, yılın geri kalan 364 günündeki ilgisizlikle telafi edilemez. Aynı şekilde, dönemsel motivasyon kampanyaları da günlük yönetim reflekslerinin yerini tutmaz.
Sevgililer Günü’nü anlamlı kılan unsur, romantik söylemler değil; farkındalık yaratma potansiyelidir. İlişkilerin kendiliğinden değil, bilinçli bir emekle ayakta kaldığını hatırlatır. Bu emek bazen bir telefon, bazen zamanında verilen bir geri dönüş, bazen de sadece “buradayım” demektir. En sofistike stratejiler dahi, temel insani bağlar zayıfsa sürdürülebilir olmaz.
Sonuç olarak Sevgililer Günü, yalnızca kalplerin değil, ilişki yönetimi anlayışının da gözden geçirildiği bir gün olabilir. Özel hayatta olduğu gibi iş yaşamında da gerçek değer, gösterişte değil; süreklilikte, samimiyette ve karşılıklı sorumluluk bilincindedir. Takvim yaprakları değişir, kampanyalar biter; ancak iyi yönetilen ilişkiler, her zaman bilanço dışı ama en kritik varlık olarak kalır.
Saygılarımla,
Leyla ÖZTÜRK ( İş İnsanı )
Sevgili Okurlar;
Hayatımız boyunca pek çok insanla tanışıyoruz; arkadaşlar, dostlar, eşler, iş arkadaşları… Ama hepsiyle kurduğumuz bağlar aynı değil. Bir insanla gerçekten güvenli bir ilişki kurmak, güvenin zamanla şekillendiği, büyüdüğü bir süreçtir. Ancak bu süreç, bazen en beklenmedik şekilde kırılabilir, yerini tereddütlere, kaygılara bırakabilir. Güven, her ne kadar sağladığı huzur ve bağlılık ile yaşamı kolaylaştırsa da, bir o kadar da incinebilir bir şeydir.
Güvenin İnşası
Güven, birbirimize verdiğimiz sözlerden çok, bu sözleri tutma gücümüzle şekillenir. Hepimiz farklı geçmişlere ve farklı deneyimlere sahibiz. Güven inşa etmek, bazen bir ömür boyu sürebilen bir süreçtir. Çocuklukta ailemizden, gençlik yıllarında ise dostlarımızdan güven öğreniriz. Ama asıl soru şu: Ne zaman gerçek güveni buluruz?
Bir insanla yakın ilişki kurarken, en büyük korkumuz belki de terk edilme, hayal kırıklığına uğramaktır. Ancak zamanla, başkalarının bizi anlaması ve yanımızda durması, bu korkuyu aşmamıza yardımcı olur. İlişkilerde güven, bazen en basit, fakat en değerli şeydir: “Ben buradayım.”
Güvenin Kırılma Noktası: Tereddütler
Bununla birlikte, güvenin kırılması, bireyler üzerinde çok derin etkiler bırakabilir. Birinin güvenini kaybetmek, yalnızca ilişkilerde bir boşluk yaratmakla kalmaz, kişinin kendi iç dünyasında da büyük bir sorgulama sürecine yol açar. Çünkü güven, temelde bir kişinin kimliğini, değerlerini ve inançlarını sarsan bir etki yaratabilir.
Güvenin sarsılması, insanlar arasındaki ilişkilerde tereddütlere yol açar. İletişimsizlik, yanlış anlamalar ve karşılıklı beklentilerin karşılanmaması, uzun vadede ilişkileri tehdit eder. İşte bu yüzden, güvenin kırıldığı her an, yeniden inşa edilmesi gereken bir dünya yaratılır.
Uzun Bir Hayat, Uzun İlişkiler
Bununla birlikte, hayatın uzunluğu ve derinliği, ilişkilerdeki güveni pekiştiren bir faktör olabilir. Zamanla insanlar daha fazla deneyim kazanır, zorluklarla başa çıkmayı öğrenir ve birbirlerini daha iyi anlarlar. Birlikte geçirilen yıllar, paylaşılan anlar, hem bireylerin birbirlerine olan güvenlerini artırır hem de bu güvenin temellerini daha sağlam hale getirir.
Özellikle uzun süreli ilişkilerde, güven sadece anlık bir duygu değil, bir yaşam pratiği haline gelir. İnsanlar birlikte geçirdikleri yıllarla, her türlü fırtınayı birlikte atlatabilirler. Ancak bu, aynı zamanda birbirine duyulan saygı ve sabrın da bir göstergesidir. Uzun bir hayatın içinde güven, iki insanın birbirine ne kadar sabır gösterdiği, ne kadar anlayışlı olduğu ve her anın değerini nasıl bildiğiyle şekillenir.
Sonuç: Güven, Yaşamın Temel Taşı
Güven, hayatın temellerindendir. Bir ilişkide güven ne kadar derin olursa, bu ilişki o kadar sağlamlaşır. Ancak güvenin kırılgan olduğunu bilmek de önemlidir. Bir anlık ihanet, yıllarca inşa edilen bir güveni yerle bir edebilir. İnsanlar arasında güven, sadece anlık bir duygu değil, sürekli bir çaba, karşılıklı fedakarlık ve zamanla gelişen bir süreçtir.
Zamanla, bu güveni yeniden inşa etmek, bireylerin ve toplumların sağlıklı bir şekilde varlıklarını sürdürebilmeleri için kritik bir öneme sahiptir. Uzun bir hayatı, yalnızca fiziksel olarak değil, duygusal olarak da sağlam temellerle inşa etmek; güvenin, sabrın ve anlayışın harmanlandığı ilişkilerle mümkün olur.
Saygılarımla…
Öztürkler İş İnsanı
Leyla Öztürk
Sevgili okurlar;
Hayat bazen öyle bir noktaya gelir ki, her şey aynı kalır ama hiçbir şey eskisi gibi değildir. Sabah aynı saatte kalkarsınız, aynı kahveyi içersiniz, aynı insanlarla konuşursunuz… ama içten içe bir huzursuzluk vardır. Sanki içinizde biri, “Artık buradan gitmemiz gerekiyor” der. İşte o ses, değişimin ilk işaretidir.
Değişim kimine göre korkutucu, kimine göre heyecan vericidir. Aslında değişim, ikisinin tam ortasında bir yerdedir: Korku ve cesaretin dans ettiği ince bir çizgide. Çünkü insan, alıştığı düzeni bırakmaktan çekinir. Tanıdık olan güvenlidir, ama güvenli olan her zaman doğru değildir.
Bir düşünün: Kelebek, kozadan çıkarken en çok o anda zorlanır. Ama eğer o anı atlatamazsa, uçmayı hiç öğrenemez. Biz de hayatta, en sıkıştığımız anlarda aslında dönüşümün eşiğindeyizdir.

Değişimin en güzel tarafı, bizi yeniden tanıştırmasıdır. “Ben kimim, ne istiyorum, gerçekten nereye aitim?” sorularını sormaya başlarız. Cevaplar hemen gelmez ama geldiklerinde bizi bambaşka bir yola sokarlar.
Tabii değişim sihirli bir değnek değildir. Cesaret ister, sabır ister. Bazen insanlar sizi anlamaz, bazen eski çevreniz “Ne gerek vardı ki?” der. Ama unutmayın: Her büyük değişim önce yalnızlıkla başlar, sonra alkışlarla devam eder.
TELİF HAKKI!