48,5911$%0,15
56,3851€%-0,18
6.790,96%0,81
11.072,00%0,58
44.133,00%0,59
4.344,42%0,62
3755703฿%0.31136
02:00
03 Eylül 2026 Perşembe
PROF. DR. AYHAN ERDEM’DEN AKARYAKIT FİYATLARINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME
PSORİASİS (SEDEF HASTALIĞI) NEDİR? ( Prof. Dr. Burhan ENGİN ) yazdı.
Elinde Telefon, Boynunda Kamera: Gazeteci mi?
Gazetecilik Belgeyle Yapılır, Öfkeyle Değil
Leyla Öztürk: Kadınlara Cesaret Değil Alan Açmak Gerekir.
Metin Külünk: “Terörsüz Türkiye, Güvenlik Projesinden Daha Büyük Bir Meseledir”
Kadın girişimciliği konuşulurken en sık kullanılan kelime “cesaret” oluyor. Oysa kadınların cesarete ihtiyacı yok; kadınlar zaten yıllardır evde, iş hayatında ve toplumun her alanında büyük sorumluluklar üstleniyor. Asıl ihtiyaç duyulan şey, fırsatlara eşit erişim ve hareket edebilecekleri gerçek bir alan.
Bir kadının iş fikriyle yola çıkması yalnızca şirket kurması anlamına gelmez. Çoğu zaman toplumsal kabullere, ekonomik engellere ve kendisine biçilen rollere karşı da mücadele etmesi gerekir. Erkekler için ticari bir karar olarak görülen girişimcilik, kadınlar söz konusu olduğunda hâlâ “Bunu gerçekten yapabilecek mi?” sorusuyla karşılanabiliyor.
Tam da bu nedenle kadın girişimciliğini yalnızca sosyal sorumluluk başlığı altında değerlendirmemeliyiz. Bu konu doğrudan üretim, istihdam, teknoloji ve ekonomik kalkınmayla ilgilidir. Kadının ekonomik hayata katılması, sadece kendi gelirini elde etmesini sağlamaz; ailesinin yaşamını, çocuklarının geleceğini ve içinde bulunduğu toplumun refahını da dönüştürür.
Ancak kadınlara yalnızca “Girişimci olun” demek yeterli değildir. Finansmana erişim, eğitim, mentorluk, güçlü iş ağları ve pazara ulaşma imkânları sağlanmadığında, verilen destek iyi niyetli bir temenniden öteye geçemez. Özellikle yeni kurulan işletmelerin en kırılgan olduğu ilk yıllarda kadın girişimcilerin yalnız bırakılmaması gerekir.
İş dünyasının da bu süreçte önemli bir sorumluluğu bulunuyor. Şirketler kadın girişimcilerle yalnızca belirli günlerde düzenlenen etkinliklerde bir araya gelmemeli; onları tedarik zincirlerine, projelerine ve karar mekanizmalarına dâhil etmelidir. Gerçek destek, alkışlamak değil birlikte iş üretmektir.
Kadınların güçlü olduğu bir ekonomik düzen, erkeklerin geri planda kaldığı bir düzen değildir. Aksine herkesin yeteneği, emeği ve fikriyle var olabildiği daha dengeli bir yapıdır. Bu nedenle kadın girişimciliğini bir rekabet meselesi değil, ortak geleceğimizi büyüten bir kalkınma modeli olarak görmeliyiz.
Ben inanıyorum ki bir kadın kendi işini kurduğunda yalnızca kendisi için yeni bir kapı açmaz. Kendisinden sonra gelecek kadınlara da “Bu mümkün” mesajını verir. Fakat artık yalnızca mümkün olduğunu göstermekle yetinemeyiz. Kadınların kurduğu işletmelerin büyüdüğü, istihdam sağladığı ve sektörlerinde söz sahibi olduğu bir sistem oluşturmalıyız.
Çünkü mesele kadınlara cesaret vermek değil; onların zaten sahip olduğu cesaretin önündeki engelleri kaldırmaktır.
Kadınlara alan açıldığında yalnızca kadınlar değil, ekonomi ve toplum birlikte güçlenir.
Leyla ÖZTÜRK
İş İnsanı
Sevgili okurlar;
Çocuklar, dünyaya temiz bir kalp ve merakla bakarlar. Onların gözünde hayat; keşfedilmeyi bekleyen renkli, heyecanlı ve sınırsız bir yerdir. Küçük bir taş, ilginç bir hazineye; karton bir kutu, büyük bir gemiye; sıradan bir bahçe ise masalsı bir ülkeye dönüşebilir. Çünkü çocukların dünyasında hayal gücünün sınırları yoktur.
Çocuklar için insanların dili, dini, rengi veya sosyal konumu önemli değildir. Onlar karşılarındaki kişiyi sahip olduklarıyla değil, gösterdiği sevgiyle değerlendirirler. Birlikte gülebildikleri, oyun oynayabildikleri ve kendilerini güvende hissettikleri herkesle kolayca dost olabilirler. Bu nedenle çocukların arkadaşlıklarında çıkar değil, samimiyet vardır.
Onların sevgisi de son derece içtendir. Sevdiklerini söylemekten, sarılmaktan ve duygularını göstermekten çekinmezler. Bir an üzülüp kısa süre sonra yeniden gülümseyebilirler. Kalplerinde uzun süre kin tutmaz, küçük bir tebessümle kırgınlıklarını unutabilirler. Affetmenin ve anı yaşamanın en güzel hâlini çoğu zaman çocuklarda görürüz.
Çocukların bitmek bilmeyen soruları, öğrenme isteklerinin bir göstergesidir. Gökyüzünün neden mavi olduğunu, kuşların nasıl uçtuğunu ve yıldızların neden yalnızca geceleri göründüğünü merak ederler. Yetişkinlerin sıradanlaştırdığı birçok şey, onlar için şaşırtıcı ve değerlidir. Bir kelebeğin kanat çırpışı, yağan ilk kar veya gökyüzündeki gökkuşağı çocuklara büyük bir mutluluk verebilir.
Ancak çocukların saf dünyası oldukça hassastır. Yetişkinlerin sözleri, davranışları ve tutumları onların kişiliklerinde derin izler bırakabilir. Sevgiyle büyüyen bir çocuk kendisini değerli hissederken sürekli eleştirilen veya ihmal edilen bir çocuk iç dünyasında büyük yaralar taşıyabilir. Bu nedenle çocuklara yalnızca maddi imkânlar sunmak yeterli değildir. Onları dinlemek, anlamak, duygularına saygı göstermek ve koşulsuz sevildiklerini hissettirmek gerekir.
Çocuklara verebileceğimiz en değerli armağanlardan biri, çocukluklarını özgürce yaşamalarına izin vermektir. Oyun oynamak, hayal kurmak, soru sormak ve hata yapmak onların en doğal hakkıdır. Bir çocuğun başarısından önce mutluluğuna, aldığı notlardan önce güzel ahlakına ve başkalarıyla yarışmasından önce kendisini tanımasına önem verilmelidir.
Aslında çocuklar yalnızca yetişkinlerden öğrenmez; yetişkinlere de çok şey öğretir. Küçük şeylerden mutlu olmayı, içtenlikle sevmeyi, kolayca affetmeyi ve hayal kurmaktan vazgeçmemeyi bize hatırlatırlar. Onların gözlerinden dünyaya baktığımızda yaşamın güzelliklerini yeniden fark ederiz.
Çocukların saf dünyasını korumak, yalnızca ailelerin değil, bütün toplumun sorumluluğudur. Çünkü sevgi, güven ve anlayış içinde büyüyen her çocuk, geleceğin daha güzel ve daha merhametli olmasına katkı sağlar. Çocukların gülüşleri eksilmediği sürece dünyada umut her zaman var olacaktır.
İş İnsanı
Leyla Öztürk
Saygılarımla….
Yaz mevsimi denildiğinde akla çoğu zaman deniz, tatil, güneş, sahil ve uzun akşamlar geliyor. Sosyal medyada paylaşılan oteller, tekneler, beach’ler ve tatil rotaları da bu görüntüyü daha da güçlendiriyor. Ancak yaz, herkes için aynı anlamı taşımıyor.
İmkânı olanlar için yaz; şehirden uzaklaşmak, yılın yorgunluğunu atmak, ailesiyle vakit geçirmek ve yeni yerler görmek demek. Ekonomik gücü elverenler, tatil planlarını aylar öncesinden yapabiliyor; ulaşımını, konaklamasını ve harcamalarını hesaplayarak yazın keyfini çıkarabiliyor.
İmkânı olmayanlar içinse yaz, çoğu zaman daha ağır bir mevsime dönüşüyor. Sıcak havalarda çalışmaya devam etmek, artan elektrik ve su giderleriyle mücadele etmek, çocukların tatil beklentilerini karşılayamamak ve günlük hayatı sürdürmeye çalışmak demek. Bir ailenin tatil harcaması, başka bir ailenin birkaç aylık geçim bütçesine denk gelebiliyor.
Asıl mesele, insanların tatile çıkması ya da çıkamaması değildir. Mesele, temel dinlenme ve nefes alma hakkının giderek bir ayrıcalığa dönüşmesidir. İnsan yalnızca çalışmak, fatura ödemek ve ay sonunu getirmek için yaşamamalı. Herkesin, bütçesi ölçüsünde de olsa ailesiyle vakit geçirebileceği, çocuklarına güzel bir yaz hatırası bırakabileceği imkânlara sahip olması gerekir.
Üstelik tatil yalnızca lüks otellerden ibaret değildir. Bir sahil yürüyüşü, ailece yapılan bir piknik, memlekette geçirilen birkaç gün ya da çocuklarla gidilen ücretsiz bir park da tatilin bir parçasıdır. Ancak bugün birçok insan için bunlar bile ulaşım, yiyecek ve günlük harcamalar nedeniyle ciddi bir maliyet haline gelmiş durumda.
Bu nedenle yaz aylarında yalnızca kendi tatilimizi değil, çevremizdeki insanların şartlarını da düşünmeliyiz. Paylaşmayı, destek olmayı ve gösterişten uzak durmayı hatırlamalıyız. Çünkü birinin tatil fotoğrafı, başka birinin çocuğuna veremediği cevabı hatırlatabilir.
Yaz güneşi herkese aynı şekilde doğuyor olabilir; fakat herkes o güneşin altında aynı şartlarda yaşamıyor. Kimi deniz kenarında dinlenirken kimi ağır şartlarda çalışıyor. Kimi çocuğuna yeni yerler gösterirken kimi evladına “Bu yıl da olmadı” demek zorunda kalıyor.
Gerçek toplumsal gelişmişlik, yalnızca bazı insanların ne kadar iyi yaşadığıyla değil, imkânı az olanların da ne kadar insanca yaşayabildiğiyle ölçülür.
Yazın güzelliği, sadece gidilen yerlerde değil; insanların birbirinin hayatını anlamasında, dayanışmasında ve kimseyi geride bırakmamasında saklıdır.
Leyla ÖZTÜRK
İş İnsanı
Sevgili okurlar;
İnsan hayatını anlamlı kılan en büyük duygu sevgidir. Sevgi; yalnızca bir insana duyulan bağlılık değil, aynı zamanda hayata, doğaya, emeğe ve insanlığa karşı hissedilen derin bir yakınlıktır. Dünyanın en güçlü silahlarının bile başaramadığı birçok şeyi sevgi başarabilir. Çünkü sevgi, insanın kalbine dokunan görünmez ama etkili bir güçtür.
Bugün toplumların yaşadığı birçok sorunun temelinde sevgisizlik yatıyor. İnsanlar birbirini dinlemiyor, anlamıyor ve empati kurmuyor. Oysa sevgi; anlayışı, sabrı ve hoşgörüyü beraberinde getirir. Bir çocuğun özgüvenle büyümesi, bir yaşlının kendini değerli hissetmesi ya da bir dostluğun yıllarca sürmesi sevginin eseridir.
Sevgi yalnızca bireyleri değil, toplumları da değiştirir. Tarihte barışı savunan liderlerin ortak noktası insan sevgisidir. İnsanını seven bir öğretmen geleceği yetiştirir, işini seven bir çalışan başarı üretir, ülkesini seven bir vatandaş topluma katkı sağlar. Sevgi olduğu yerde umut vardır; umut olan yerde ise yaşam güçlenir.
Modern çağın hızlı temposunda insanlar çoğu zaman sevgiyi göstermeyi unutuyor. Oysa bazen küçük bir tebessüm, içten bir teşekkür ya da samimi bir destek bile bir insanın hayatını değiştirebilir. Sevgi paylaşıldıkça çoğalan tek duygudur.
Sevgi, insanlığın en büyük gücüdür. Kalpleri birleştirir, yaraları iyileştirir ve insanı insan yapan değerleri ayakta tutar. Daha huzurlu bir dünya istiyorsak önce sevgiyi büyütmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü sevgi, karanlığı aydınlatan en güçlü ışıktır.
Sevgilerim ile
Leyla ÖZTÜRK
İş İnsanı
Sevgili okurlar;
Takvimler 14 Şubat’ı gösterdiğinde, bireysel ajandalar kadar kurumsal takvimler de farkında olmadan etkilenir. Sevgililer Günü, ilk bakışta tamamen özel hayata ait bir gün gibi görünse de, aslında ilişkiler yönetimi açısından oldukça öğretici bir metafor sunar. Çünkü ister özel hayatta ister iş yaşamında olsun, sürdürülebilir başarı “ilişkiyi yönetebilme” becerisiyle doğrudan bağlantılıdır.
Günümüz dünyasında ilişkiler, tıpkı projeler gibi yönetilmektedir. Başlangıç heyecanı, beklenti setleri, iletişim sıklığı, geri bildirim mekanizmaları ve kriz anlarında verilen tepkiler… Tüm bu başlıklar, bir ilişkinin kaderini belirlediği kadar bir iş ortaklığının da geleceğini şekillendirir. Sevgililer Günü bu açıdan romantik bir klişeden ziyade, bize şunu hatırlatır: İhmal edilen hiçbir ilişki uzun vadede değer üretmez.
Modern iş hayatında “yoğunluk” en sık kullanılan gerekçedir. Yoğunluk nedeniyle ertelenen bir arama, geçiştirilen bir mesaj ya da ötelenen bir teşekkür, zamanla ilişkilerde görünmez ama maliyetli bir açık yaratır. Tıpkı özel hayatta olduğu gibi, iş dünyasında da sorunlar genellikle büyük hatalardan değil, küçük ihmallerin birikiminden doğar. Sevgililer Günü’nün bu noktadaki sembolik gücü, durup düşünmeye zorlamasındadır: En son ne zaman gerçekten dinledik, ne zaman gerçekten değer verdiğimizi hissettirdik?
Kurumsal açıdan bakıldığında, sadakat kavramı yalnızca müşteri ya da çalışan bağlılığıyla sınırlı değildir. Sadakat, karşılıklı güvenin, tutarlılığın ve öngörülebilirliğin sonucudur. Bu da tek seferlik jestlerle değil, süreklilik arz eden bir yaklaşım ile mümkündür. 14 Şubat’ta alınan bir hediye, yılın geri kalan 364 günündeki ilgisizlikle telafi edilemez. Aynı şekilde, dönemsel motivasyon kampanyaları da günlük yönetim reflekslerinin yerini tutmaz.
Sevgililer Günü’nü anlamlı kılan unsur, romantik söylemler değil; farkındalık yaratma potansiyelidir. İlişkilerin kendiliğinden değil, bilinçli bir emekle ayakta kaldığını hatırlatır. Bu emek bazen bir telefon, bazen zamanında verilen bir geri dönüş, bazen de sadece “buradayım” demektir. En sofistike stratejiler dahi, temel insani bağlar zayıfsa sürdürülebilir olmaz.
Sonuç olarak Sevgililer Günü, yalnızca kalplerin değil, ilişki yönetimi anlayışının da gözden geçirildiği bir gün olabilir. Özel hayatta olduğu gibi iş yaşamında da gerçek değer, gösterişte değil; süreklilikte, samimiyette ve karşılıklı sorumluluk bilincindedir. Takvim yaprakları değişir, kampanyalar biter; ancak iyi yönetilen ilişkiler, her zaman bilanço dışı ama en kritik varlık olarak kalır.
Saygılarımla,
Leyla ÖZTÜRK ( İş İnsanı )
TELİF HAKKI!